Yazan: Nick Ashdown [1]

Çeviren: Ali Serdar Gültekin

Avrupa Birliği’ndeki diasporaların giderek artan boyutu, içinde yaşadıkları ülkelere birçok fayda ve fırsat yaratmakla birlikte bu toplulukları koruma sorumluluğunu da beraberinde getiriyor. Otoriter hükümetler, Avrupa ülkeleri topraklarında etkinler ve muhalif vatandaşları gözetim, korku ve fiziksel şiddetle hedef alıyorlar. Ulusötesi baskı yoluyla, iç politika ile uluslararası politika iç içe geçiyor. Sonuçları ise, demokrasinin bütünlüğünü ve herkesin özgürlüğünü tehdit ediyor.

Mart 2019’da Rus eski subayı Sergei Skripal ve kızının İngiltere’de Rus istihbaratı tarafından zehirlenmesi ve Ekim 2018’de Cemal Kaşıkçı’nın Suudi yetkililer tarafından İstanbul’da öldürülmesi gibi olaylar ulusötesi baskıyı haber gündemine taşıdı. Terim yeni olmasına rağmen, yurt dışındaki “düşman” vatandaşları hedef alma uygulaması yeni değil. Şili’li muhalif Orlando Letelier, 1976’da Washington DC’de Augusto Pinochet’nin gizli polisi tarafından arabasına yerleştirilen bir bombanın patlatılmasıyla öldürüldü. İddiaya göre Bulgar yazar ve BBC gazetecisi Georgi Markov, 1978’de Londra’da, bir Bulgar devlet ajanı tarafından  zehirli bir tabletle öldürüldü.

Daha yakın zamanlarda, dijital teknoloji, Belaruslu muhalif politikacı Sviatlana Tsikhanouskaya gibi sürgündeki aktivistlerin kendi ülkelerindeki siyasi durumu yurt dışından etkilemelerine olanak sağladı. Rusya, İran ve Çin gibi otoriter devletler, aynı teknolojiyi, muhalifleri gözetleme ve çevrimiçi taciz yoluyla hedef almanın yanı sıra suikastler, adam kaçırma, memleketlerindeki aile üyelerini tehdit etme veya Interpol üzerinden uluslararası tutuklama kararları ve kırmızı bültenler çıkartmak gibi daha sıradan baskı biçimleri için kullandılar. Ulusötesi baskı yükselişte ve Türkiye de bunun en kötü faillerden biri. Yaklaşık 5,5 milyon kişiden oluşan, Batı Avrupa’nın en büyük ve en çeşitli diasporalarından biri olan Türk diasporası örneği, çok yönlü ulusötesi baskının 21. yüzyılın en sinsi jeopolitik meydan okumalarından biri olduğunu göstermektedir.

Diasporanın kökleri

Diasporanın büyük bir kısmı, 1961’de umutsuzca işçi arayan Almanya ile kronik olarak yüksek işsizlikten mustarip Türkiye arasında imzalanan bir işçi sözleşmesine kadar uzanır. Avusturya, Belçika, Fransa, Hollanda, İsveç ve diğer ülkelerle de benzer anlaşmalar imzalandı. Bu ülkeler, kökleri Türkiye’de olan en büyük diasporalardan bazılarına ev sahipliği yapmaya devam ediyorlar.

Çoğunlukla yoksul olan ve Anadolu’nun kırsal kesimlerinden gelen, bazen bütün köy halinde göç eden bu Gastarbeiter -misafir işçiler- 1970’lerin sonunda toplam 2,5 milyonun üzerine ulaşmıştı. Söylemeye gerek yok, “misafir” işçilerin çoğu kaldı ve aileleri [de] kısa süre sonra onlara katılarak Avrupa’nın en güçlü ekonomilerinin inşasına yardımcı oldular, ancak bu süreçte marjinalleştirilmiş bir alt sınıf oluşturdular. Bu ilk nesil, bugün hala Avrupa’daki diasporanın çoğunluğunu oluşturmaktadır.

1980 darbesi ve Türkiye’deki üç yıllık askeri diktatörlüğün ardından, bu ekonomik göçmenlere, Avrupa’ya sığınmak isteyen büyük ölçüde solcu fakat aynı zamanda aralarında İslamcılar da olan bir siyasi mülteci seli [de] katıldı. Türkiye’de ciddi şekilde kısıtlanan veya yasaklanan İslamcı, solcu, Kürt ve Alevi dernekleri Avrupa’da gelişmeye başladı. Bu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk olarak içinden çıktığı Millî Görüş İslamcı hareketini de içeriyordu. 1990’lar, hükümetin zulmünden ve bir isyandan kaçan çok sayıda Kürt’ün geldiği üçüncü bir göç dalgasına şahit oldu.

Bu yeni gelenler diasporanın siyasi bilincini yükseltmeye başladığında, Türk hükümeti onları daha yakından takip etmeye karar verdi. Ankara, daha radikal İslamcı grupları kontrol altında tutmak için tüm kıtadaki camilere imamlar göndermek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’nı görevlendirdi. Bugün Avrupa’da yaklaşık bin kadar Diyanet‘in kontrolünde olan cami var. Türkiye’nin eğitim bakanlığından da Almanya ve diğer ülkelere Türkçe öğretmek için çok sayıda öğretmen gönderildi.

Yurt içi ve yurt dışı baskılar

Son on yılda diasporaya, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıktan kaçan, Türkiye’nin en yüksek eğitimli binlerce vatandaşının yanı sıra Ankara’nın gazabından kaçan siyasi mülteciler de katıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Temmuz 2016’daki acımasız, başarısız darbeyi yüz binlerce kişiye karşı baskı uygulamak için bir bahane olarak kullandı. Birincil hedefler, Erdoğan’ın eskiden ortağı şimdiyse düşmanı olan ve Ankara tarafından darbeden sorumlu tutulan küresel bir İslami hareketin lideri Fethullah Gülen’in takipçileriydi. Diğerleri ise aralarında birçok üst düzey akademisyen ve gazeteci olan hükümeti eleştiren solcular ve Kürt milliyetçileriydi. Bu insanların büyük çoğunluğunun darbeyle ya da diğer şiddet eylemleriyle hiçbir ilgisi yoktu. Ankara, çoğu AB üye ülkelerinde vatandaşlık sahibi olan düşmanlarını dünya çapında düzinelerce ülkede takip ettiği için, Erdoğan’ın baskısı kısa sürede ulusötesi hale geldi. Demokrasi gözlemcisi Freedom House, Türkiye’nin, son yıllarda diğer tüm ülkelerden daha fazla yurt dışından iade aldığını, esasen -genellikle yerel devlet yetkililerinin yardımıyla- kaçırdığını ortaya çıkarttı. Kuruluş, bunun muhtemelen gerçeğin altında bir sayı olduğunu kabul ederek, 17 ülkeden 58 kişinin iadesini belgeledi. Türk hükümetinin kendisi de zaten 27 ülkeden 116 “terörist”i tutuklamakla övünüyor.

Freedom House, Türkiye’nin son yıllarda yurt dışındaki muhaliflerinin, diğer tüm ülkelerden daha fazla olduğunu tespit etti.

Freedom House‘da ulusötesi baskı konusunda uzman olan Yana Gorokhoskaia, “Türkiye bu kampanyadan oldukça gurur duyuyor,” diye ifade ediyor. “Sık sık birini kaçırıp Türkiye’ye geri getirmekle övünüyorlar ve bu medyada yerli izleyicilere bir başarı olarak sunuluyor.”

Vakaların çoğu AB dışında gerçekleşti, ancak hepsi değil. En az bir davada, iki yerel mahkemenin adil yargılanmaları garanti edilemediği için Türkiye’ye iadenin aleyhinde karar vermesine rağmen, Gülen destekçisi olduğu iddia edilen birçok kişi Bulgaristan’dan Türkiye’ye götürüldü.

Ankara, siyasi muhaliflerin peşinde koşarken başka yollarla da devlet idaresinin normlarını ortadan kaldırdı. Interpol, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in konu hakkında Ankara’yı sert bir şekilde azarladığı, Erdoğan’ın siyasi hedefleri hakkındaki iade veya bilgi sağlama talepleriyle dolup taşıyor. Türkiye’nin Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), Alman istihbaratına gözetim altına alınması için 300’ü aşkın Gülen destekçisinden oluşan bir liste verdiği; Almanların bunu yapmak yerine o kişilere dikkatli olmaları; Türkiye’den ve Türk konsolosluklarından uzak durmaları konusunda uyardığı bildiriliyor. Eylül 2021’de Düsseldorf polisi, elinde silahlar ile bir Gülen destekçileri listesi bulunan ve Türk istihbaratı için çalıştığına inanılan bir adamı tutukladı. Alman parlamenterler bile Türk gözetimi altında olabilecekleri konusunda uyarıldı. İsviçre ve Avusturya da Türkiye’nin muhalifler hakkında casusluk yapmasından şikâyet etti.

Türk devletinin geniş kapsamlı etkisi

Avrupa topraklarındaki istihbarat operasyonlarının yanı sıra Ankara, fark edilen düşmanlarına karşı bir dizi başka kaynağı seferber etti. Yurt içinde ve yurt dışında sıradan insanlar, memleketlilerini ele vermek konusunda teşvik edildi. Diyanet’e bağlı, Erdoğan hükümeti fonlarıyla güçlendirilmiş ve sadık partililerle dolu camilerdeki imamlar, Gülen yandaşlarını gözetliyor. Almanya’daki Türk konsolosluklarının, Türk öğretmenlere ve öğrencilere, öğretmenleri gözetlemelerini ve Erdoğan hükümetini eleştiren her türlü materyali bildirmelerini söylediği iddia ediliyor.

Almanya tarafından 2018’de yasaklanan motorcu çete Osmanen Germania gibi Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi ile yakın bağları olan şiddet grupları da Ankara tarafından muhalifleri hedef almak için kullanılıyor. Alman makamlarına göre, AKP üyesi ve Erdoğan sırdaşı Metin Külünk, “Kürtlerin kafalarına sopalarla vurmalarını” söylediği çeteyi finanse etti.

Temmuz 2021’de Türk gazeteci Erk Acarer, Berlin’de, kendisine yazmayı bırakmasını söyleyen kimliği belirsiz Türk erkekler tarafından saldırıya uğradı. Aynı sıralarda, Köln’deki Alman polisi gazeteci Celal Başlangıç’ı, adının hedefte olan muhalifler listesinde bulunduğu konusunda uyardı.

Erdoğan’ın yurtdışındaki kampanyası, Avrupa’daki diasporanın karşılaştığı gerçek ayrımcılığın altını çiziyor.

Bu baskı Avrupa’da acı bir belirsizlik bıraktı. King’s College London‘da Türk diasporası uzmanı Alexander Clarkson [bu durumu], “MİT’e, yaptıklarına, kurduğu baskı ve çıkardığı sorunlara karşı gerçek bir nefret var” diye açıklıyor. Avrupalı yetkililerin, çok sert tepki vermekte tereddüt ettiğini çünkü MİT’in bir NATO ortağının istihbarat teşkilatı olduğunu söylüyor. Ancak, çeşitli AB ülkeleri Diyanet’e karşı sıkı önlem aldı. Alman hükümeti, Türk hükümeti için çalışan imamları inceleme altına aldı ve kendi imamlarını eğitmeye başladı. Diğer ülkeler Diyanet imamlarını sınır dışı etti ve vize başvurularını bloke ederek Türk camilerini kapattı. Paris, camilerin dış kaynaklı finansmanına kısıtlamalar getirdi.

Türkiye’nin AB sınırları içinde siyaset yapması ve özellikle son beş yılda Erdoğan ve diğer AKP’li siyasetçilerin sert söylemleri, Avrupa-Türkiye ilişkilerine yardımcı olmadı. 2017’de, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı yetkilerini büyük ölçüde artırmayı öneren bir oylama öncesinde Türk siyasetçilerin Avusturya, Almanya ve Hollanda’daki mitinglerini kısıtlama konusunda bir tartışma patlak verdi. Erdoğan ve diğer üst düzey politikacılar Avrupa hükümetlerini Nazilere benzettiler ve o yılın ilerleyen günlerinde diaspora üyelerine daha fazla çocuk sahibi olarak 2017 federal seçimlerinde Almanya’nın “Türk karşıtı” ana akım siyasi partilerine “ders vermeleri” gerektiğini söylediler. Türkiye, ülkenin aday statüsü, diasporası ve gümrük birliği yoluyla yapılan devasa ticaret hacmi nedeniyle Avrupa Birliği için özgün bir örnek. Stiftung Wissenschaft und Politik’te (Alman Uluslararası ve Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü) Türkiye’nin diaspora politikası konusunda uzman olan Sinem Adar’ın belirttiği üzere, AB için Türkiye hem iç hem de dış politika meselesi. [Kendisi bunu] “Türkiye ile işlevsel bir ilişki bir seçim değil, bir zorunluluktur,” diyerek açıklıyor.

AKP döneminde Türkiye uluslararası alanda kendini kanıtladı ve Afrika, Balkanlar ve Orta Doğu’daki ilişkileri ile etkisini genişletti. Son on yılda bu politika, Libya ve Suriye’deki müdahalelerle Doğu Akdeniz’de saldırgan, askerileştirilmiş bir yol izledi. AKP, bu dış politika genişlemesiyle çakışan şekilde diaspora içindeki kurumsal erişimini ve etkisini derinleştirdi. 2010 yılında açılan yeni bir devlet kurumu olan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) bünyesinde Türkiye’nin ilk derli toplu diaspora politikasını geliştirdi. Nihayet 2014 yılında, yurttaşların Türkiye seçimlerinde yurtdışından oy kullanmasına izin verildi (önceden Türkiye’ye gitmek gerekiyordu), konsolosluk hizmetleri iyileştirildi ve esasen AKP’nin bir kolu olan Avrupa Türk Demokratlar Birliği’nin himayesi altında sivil toplum kuruluşları, düşünce kuruluşları, okullar ve kültür merkezlerinden oluşan geniş bir altyapı kuruldu. Bu altyapı, bir ulusötesi baskı silahına dönüştürülmek yerine yalnızca bir yumuşak güç aracı olarak kullanılsaydı, bu çabalar o zaman övgüye değer olurdu. [Ne var ki hâlihazırda] Türk devletinin geri kalanı gibi, Türkiye vatandaşlarına değil de Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsına ve partisine hizmet ediyor.

Harekete geçmemenin bedeli

AB ülkelerinin ulusötesi baskıya karşı koyabileceği çeşitli yollar var. AB genelinde net kırmızı çizgiler oluşturulmalı, birbirine uyumlu hale getirilmeli ve bunları çiğnemek beraberinde yüksek maliyetler getirir olmalı. Bunlar, hedefe dönük, AB çapında varlık dondurma ve seyahat yasaklarını içeren yaptırımları içerebilirler. Avrupa merkezli şirketlerin gözetim teknolojisini otoriter rejimlere satmaları daha da kısıtlanabilir. Sığınma programlarının modernize edilmesi ve genişletilmesi gerekiyor ki, böylece ulusötesi baskının hedefindekiler AB dışındaki güvende olmadıkları ülkelerde yıllarca bekletilmesin. Kolluk kuvvetlerinin ulusötesi baskıyı belirleme ve bunlarla başa çıkma konusunda eğitilmesi gerekiyor; Interpol, yakın zamanda reforme edilmiş olmasına rağmen, siyasi nedenlerle hedef alınan kişileri listelemeye devam ediyor. Tecrit edilmiş göçmenler, en çok ulusötesi baskı riski altındalar ve AB ülkelerinin risk altındakiler için özel programlarla diasporalarına yönelik sosyal yardımı, kaynakları, iş eğitimi ve uyum çabalarını artırması gerekmekte.

Özel olarak Türkiye’ye gelince, AB’nin mültecileri Avrupa’nın dışında tutması için Ankara’ya ödeme yaptığı ve Erdoğan hükümetinin AB’ye karşı bir silah olarak kullandığı tartışmalı 2016 göç anlaşması rafa kaldırılmalı. Bu anlaşma, Türkiye’yi risk altındaki göçmenler için güvensiz bir ülke haline getiriyor ve Ankara’ya güçlü bir koz veriyor. Avrupa ülkeleri ayrıca, Müslüman toplulukları daha fazla marjinalleştirmeden veya İslamofobik politikalara veya retoriğe başvurmadan Diyanet camilerini bağımsız camilerle değiştirmek gibi hassas bir göreve devam etmeli.

Giderek daha katılaşan sınır politikalarına rağmen, Avrupa’daki diasporalar büyümeye devam ediyor. AB sadece faydalanmakta. Göçmenler ise Avrupa kültürünü daha da zenginleştirmenin yanı sıra, işgücü taleplerinin karşılanmasına ve kıtanın yaşlanan nüfusunda demografik düşüşün önlenmesine önemli bir katkı sağlıyor. Bununla birlikte, AB ülkeleri her şeyden önce eşit vatandaşlar olarak muamele görmek isteyen diasporalarla bütünleşme ve onlarla ilişki kurma konusunda daha iyi bir iş çıkartmalı. Türk diasporası örneğinde, AKP’nin ulusötesi baskı kampanyası, Erdoğan’a diasporada Türkiye’den daha yüksek oranda destek verilmesiyle kolaylaştırılıyor. Erdoğan’ın yurtdışındaki kampanyası, Avrupa’daki diasporanın karşılaştığı gerçek ayrımcılığın altını çizerken kendini onların korkusuz şampiyonu olarak sunuyor. YTB’nin diaspora dergisi Artı 90, Erdoğan’ın Avrupa bayrakları üzerinde hilal ve yıldızlarla süslenmiş bir fotoğrafının yer aldığı bir kapağıyla “Asla, asla yalnız değilsin” diye başlık atıyor. Bu mesaj, orantısız bir şekilde düşük gelir ve eğitim seviyelerine sahip olmaları yüzünden kendi ülkelerinde tam olarak kabul görmemiş hisseden ve genellikle aşırı sağ siyasetin hedef kitlesi olan diaspora topluluklarından birçok kişiye hitap ediyor. Ulusötesi baskı, sadece daha geniş bir jeopolitik resmin uygunsuz bir cephesi değil, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin üzerine kurulduğu temel haklara – yaşama, özgür olma ve ifade özgürlüğü haklarına – yönelik bir saldırı. Türkiye ve onun gibi otoriter devletlerin eylemleri sadece diaspora topluluklarının haklarını değil, Avrupa’da yaşayan tüm insanların haklarını tehdit etmekte. AB, kendi sınırları içerisinde insan haklarını demokratik olmayan rejimlerin ihlal etmesine göz yumarak ve kendi topraklarında olan bitenlere güçlü bir yanıt vermeyerek, sadece yurtdışındaki otoriterliği teşvik etmekle kalmıyor, aynı zamanda onu etkin bir şekilde içeriye davet ediyor.

DİPNOTLAR:

[1] Nick Ashdown, Brüksel ve İstanbul arasında yaşayan ve çoğunlukla Türkiye’yi konu eden bir gazetecidir.

Bu yazının aslı, İngilizce olarak 29 Kasım 2021’de Green European Journal’da yayımlanmıştır. https://www.greeneuropeanjournal.eu/forget-geopolitics-save-the-climate/ adresinden indirilmiştir.
BU YAZI, AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN YEŞİL AVRUPA VAKFI’NA SAĞLADIĞI FİNANSAL DESTEK İLE ÇEVRİLMİŞTİR. AVRUPA PARLAMENTOSU, YAYININ İÇERİĞİNDEN SORUMLU DEĞİLDİR.

Görsel tasarım: Olcay Özkaplan