Yazan: Aleksandra Savanović [1]

Çeviren: Gizem Kastamonulu

Giderek artan sayıda insan yurtdışında yaşayıp çalışırken, devletler, ülkelerinde yaşayanları ve haklarını her zamankinden daha karmaşık şekillerde eliyor ve kategorize ediyor. Avrupa’ya şu ya da bu biçimde göçmen olarak gelmiş milyonlarca insan için vatandaşlık ne anlama geliyor? Eğer demokrasi ulusal kalıpların içinde kalırsa, 21. yüzyılda önümüzdeki yol, dışlama ve haklarından mahrum etme olabilir. Tabii eğer yurttaşlık yeniden kurgulanmazsa.

Sene 2074, yer kıyamet sonrası, Avrupa ve bildiğimiz düzendeki insan hayatı yok olmuş. Avrupalı nüfustan geriye kalan nüfus kıtanın çeşitli yerlerine dağılmış, değişik topluluklar veya kabileler halinde yaşamakta. İşte 2021’de yayınlanan Netflix dizisi, Tribes of Europa (Avrupa’nın Kabileleri), böyle bir dünyada geçiyor. Dizi, bilim kurgunun görece bildik klişesi üzerine kurulur: insanlık, başına gelen bir felaket sonrası modernite öncesi düzenine geri dönmüştür. Gelecek, bir tür geçmişe dönüş olarak hayal edilir. Edebiyat kuramcısı Frederic Jameson’e göre, bilim kurgunun paradoksu sonuçta geleceğin hayal edilemeyecek olduğunu ortaya çıkarmasıdır. Sonuç olarak, bilim kurgunun işlevi “bize geleceğin ‘imajlarını’ vermek değil, daha ziyade bizi kendi şimdiki anımızdaki deneyimimize yabancılaştırmak ve onu yeniden yapılandırmaktır.’’

Tribes of Europa, kimlik ve aidiyet, grup sadakati ve bölünmüş tabiyet sorunlarıyla uğraşırken, şimdiki zamandan bahsediyor. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın gözlemlediği gibi, ‘büyük kopuş’ çağında hepimizin eksikliğini hissettiğimiz (kayıp) bir topluluk arayışıyla ilgili. İlginç bir şekilde, bu gelecek, hiçbir ulus ve daha da önemlisi ulus devleti bilmiyor. Ayrıca bu dünyada başka modernist kurumlar, modern devletler, vatandaşlar, evrensel haklar vb. de yok. Bu, çeşitli tarihsel, sosyal ve politik yapıların aynı anda var olduğu ve modern seküler insan evrenselliğinin hiçbir izinin bulunmadığı, modernite sonrası (veya öncesi) bir dünya. Kısacası bu dizi, bizim, ulus devlet ötesinde haklarımızın evrenselliği hakkında düşünebilme becerimizin olmadığını ortaya çıkarıyor.

Milliyet = vatandaşlık

Akademisyen Andreas Wimmer ve Nina Glick Schiller, ulus devletlerin modern dünyanın doğal sosyal ve politik biçimleri olarak anlaşılmaya başlandığını iddia eder. Onlara göre modernite, ‘‘ulusallaştırılmış devletlerin demir kafesleri içine sıkıştırılmıştır.’’ ‘Metodolojik milliyetçilik’ diye adlandırdıkları şey, ulus devletin doğallaştırılmasını, modernitenin kör noktası olarak gözler önüne serer. Ulus devletleri ve toplumları doğallıkla verili inceleme konuları olarak ve ulus devlet modelini siyaseti organize etmenin tek düşünülebilir yolu olarak anlamak, ‘ulus’ ve ‘devlet’ ve ardından ‘ulus’ ve ‘demokrasi’ arasında analitik bir ayrıma sebep oldu. Modern devlet inşasının ve demokratikleşmenin ulusal çerçevesi böylece görünmez kılındı. Sonuç olarak ‘ulus’ bir kimlik ve aidiyet sorunu olarak anlaşılırken, ‘devlet’ belirli bir toprak parçası üzerindeki egemen hükümet sistemi olarak görüldü. Bu nedenle, ‘‘milliyetçilik Batılı devlet inşası tarihinde yabancı bir güç olarak karşımıza çıkmakta. Bunun yerine Batılı devlet inşası ulusal olmayan, sivil, cumhuriyetçi ve liberal bir deneyim olarak yeniden tasavvur ediliyor.’’

Modern ulus, tarihe yansıtılmış olsa da,  kandan ziyade dilde tasarlanmış,  bilinçli ve planlı bir siyasi proje olan ‘hayali bir topluluk’tur. Ulus devletin doğal olarak tekabül ettiği aşikar ulusal topluluklar hiçbir zaman olmamıştır. Her biri çoğunlukla şiddet kullanarak, zahmetli bir süreçle inşa edilmiştir. Ancak ulusun modern devletin ve demokrasinin taşıyıcısı olarak anlaşılmasıyla birlikte, içerme ve dışlama politikalarının şekillenmesinde ulusun kalıcı rolü bir kenara bırakılmıştır. Bugün, rahatlıkla unutulmuş bu ulus çerçevesi intikamını almak için geri döndü, kaba bir komedi gibi, ama ölümcül bir komedi.

Reçete edilmiş Batı modelini takip ederken, uygun bir ulusal kültür inşa etme görevi, modernleşmenin doğal bir sonucu haline geldi. Bu, , sömürge kolonilerden çekilme döneminde tüm dünyada ve ardından sosyalizm sonrası ülkelerin geçiş sürecinde de örnek alındı. Igor Štiks Nations and Citizens in Yugoslavia (Yugoslavya’da Uluslar ve Vatandaşlar) adlı kitabında, alt birimlerde vatandaşlık ve demokrasinin (etno-)ulusal düzenlenmesini, çokuluslu federasyonun dağılmasında önemli bir an olarak görür. Batının modernite yolundan giderken, yani liberal demokrasi ve piyasa ekonomisine geçerken ulus, demokratikleşmenin tek uygun çerçevesi olarak algılanmıştır ve vatandaşlık yasaları bunun kurulumu için önemli araçlar olarak kullanılmıştır.  Štiks, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra kurulan hemen hemen bütün devletlerde yeni mevzuatın, ulusun çoğunlukta olan üyelerine nerede ikamet ettiklerine bakılmaksızın ayrıcalıklı bir konum sağladığını ve bunun dışında kalanlar için vatandaşlığa kabul sürecini önemli ölçüde karmaşıklaştırdığını tespit eder.

Demokrasinin demokratikleşmekten uzaklaşması

Batılı ulus devletlerin vatandaşlık rejimleri benzer bir işlev görür. Filozof Étienne Balibar’a göre, bugünkü liberal demokrasilerin temel paradoksu, milliyet ve vatandaşlık arasındaki denklemi ‘hem olduğundan az göstermek hem de onaylamak’ zorunda olmasıdır.Bir yanda sermayenin ve insanların yaygın ulus- aşırı hareketi, diğer yanda meşruiyetlerinin kaynağı olan ulusal kökleri arasında sıkışmış bir halde bulunan liberal demokrasiler, vatandaşları vatandaş olmayanlardan, makbul olanı olmayandan, ait olanı olmayandan, entegre edilebilecek olanları, hep yabancı kalacaklardan ayırmak için karmaşık idari ve zorlayıcı araçlar kullanır. Beklenildiği üzere vatandaşlığın ulusal yönleri, bu süreçlerin içinde yoğun bir şekilde yer alır. Vatandaşlığa kabul edilmek ve böylece siyasi haklar kazanabilmek için kişinin sadece devlete değil, örneğin ulusal dili öğrenerek ve çoğunlukla önceki vatandaşlığından vazgeçerek ulusa bağlılığını da kanıtlaması gerekir.

Bürokratik ve sivil dil tarafından üstü örtülse de, ulus inşası, vatandaşlığa kabul sürecini şekillendiren temel kriter olmaya devam etmektedir. Sonuçta, Avrupa ülkelerinin çoğunda jus sanguinis, yani vatandaşlık statüsünün ebeveynlerden çocuklara ‘kan yoluyla’ aktarılması, temel uygulamadır.

Bununla birlikte, son 30 yılda yaşanan yoğun küreselleşme, vatandaşları, egemen halkları ve yurttaşları bir araya getiren sözde otarşik ulus-devletin istikrarını sorgulatırken, neoliberal rasyonalitenin ortaya çıkışı, ulusal toplumun üyeleri arasındaki dayanışma bağlarını zayıflattı. Son on yılda, Avrupa’da vatandaş olmayanların oranı önemli ölçüde arttı. Malta’da %5,3’ten %20,1’e, Avusturya’da %11,8’den %16,6’ya, İzlanda’da %6,7’den %13,6’ya çıktı. Kozmopolit şehirlerde oran çok daha çarpıcı: Berlin ve Barcelona’da her beş kişiden biri, Viyana’da yaşayanların üçte biri vatandaş değil.

Küresel ekonomik entegrasyon ve güçlü ulus-aşırı finans kurumlarının ortaya çıkışıyla birlikte, bu tür tektonik değişikliklerin ulus devletlerin gerilemesine yol açacağı söylenmiştir. Ancak çağdaş dünyamız hiç olmadığı kadar bir ulus devletler dünyasıdır. Küreselleşmeyle sadece uyum içinde olduklarını değil, elzem olduklarını da kanıtladılar, özellikle kriz anlarında.. Ulusal ekonomiler arasındaki sosyal koşulların farklılaşması ve sürdürülmesine yardımcı oldukları sömürülebilir düşük maliyetli emek rejimlerinin korunması,  küreselleşmeyi ilerleten güçlerin ta kendisidir. Bu yüzden ulus devletlerin çöküşünden ziyade yeniden yapılandırılmasından bahsetmek daha doğru olur.

Balibar’a göre, yurttaşlık ve demokrasi kavramları ayrılmaz bir şekilde biribiriyle bağlantılıdır; ancak yine de vatandaşlık kurumu özünde demokrasiyle ilgili bir çelişki barındırmaktadır. Herkes için eşit hakları ima eden evrensel bir kategori olarak modern yurttaşlık fikri, ‘gerçekte varolan’ ulusal yapısıyla çelişir. ‘Ebedi bir fikir’ olarak yurttaşlık, evrenselleşmeye ve hakların kazanılmasına yönelik sürekli bir ilerleme önerir. Demokrasi ise, ulus devletlerde tescil edildiği şekliyle, belirli bir vatandaşlık tanımını koruma işlevi görür ve bu sebeple onun ‘demokratikleşmekten uzaklaşmasına’ karşı direnç gösteremez.

Vatandaşlığın bu şarta bağlı karakteri, yakın zamana kadar büyük oranda görünmez kaldı çünkü modernite vatandaşlığı milliyetle eşit görüyordu ve ‘modern cumhuriyetlerin kurucu denkleminde’ pratik olarak biribirinin özdeşi kılınıyordu. Küreselleşmeyle gelen demografik değişiklikler, bu denklemin tarihsel olarak belirlendiğini ve esasında istikrarsız olduğunu ve yıkılmaya ve yeniden formüle edilmeye müsait olduğunu ortaya koydu. Ayrıca, ulusal kimliğin vatandaşlar topluluğunun birliğine ille de katkıda bulunmayacağını da gösterdi.

Vatandaş Sınıfları

Modern vatandaşlığın gelişimi, hakların giderek genişlemesiyle yakından bağlantılıdır: hem sivil haklardan politik ve sosyal haklara uzanan yelpazede hakların niteliği açısından hem de bu haklara kimin sahip olacağı açısından. Refah devleti modelinin, neoliberalizm tarafından, eş zamanlı serbestleşme (deregülasyon), özelleştirme ve bireyselleşme yoluyla ortadan kaldırılması, vatandaşlığın gelişimsel doğrultusunu tersine çevirerek sosyal hakların kapsamını daralttı ve vatandaşları, vatandaş-girişimci olarak yeniden şekillendirdi.

Neoliberal rasyonalizmin politik alana nüfuzu, politika kuramcısı Wendy Brown’un sözleriyle açıklamaya çalışırsak: ‘‘ özneler, vatandaşlık ve davranış biçimleri ve yeni bir toplumsal örgütlenme üretir.’’  ‘‘Demokrasinin demokratikleşmekten uzaklaşması’’ (de-democratisation of democracy) terimiyle anlatmaya çalıştığı şey, piyasa değerlerinin önceden ekonomiyle bağlantılı olmayan alanlara da uygulanmasını ve böylece tüm insani ve kurumsal faaliyetlerin ‘‘rasyonel girişimsel faaliyet’’ haline gelmesini ima eder. Bunu yaparken neoliberalizm, ahlaki ve ekonomik davranış arasındaki farkı yok sayar ve ahlakı rasyonel bir tartışma konusu olarak görür. Devlet dönüşür, sadece piyasanın ihtiyaçlarına cevap vermekle kalmaz kendisi de bir piyasa aktörü gibi davranır ve ekonominin sağlığını ve büyümesini meşruiyetinin temeli olarak görür. Brown, birlikte ele alındığında, bu süreçlerin ekonomi ve yönetim şekli arasındaki ayrımı azalttığı için liberal demokrasinin ölümüne yol açtığı ve böylece siyasi eşitlik ve özgürlük ilkelerinin artık piyasanınkilere alternatif sosyal ve ahlaki referanslar olarak görülmediği sonucuna varıyor. Bu yeniden yapılandırmanın sonuçlarından biri, vatandaşlığın metalaşması ve devletin şirket benzeri bir hizmet sağlayıcıya dönüşmesidir. Pek çok Avrupa ülkesinde (Malta, Portekiz, İspanya, Yunanistan, Litvanya, Bulgaristan, İngiltere, Karadağ), ikamet ve hatta vatandaşlık doğrudan ya da ‘altın vize’ programları aracılığıyla yapılan bir yatırım sayesinde satın alınabiliyor. Portekiz 2012 yılında bu hizmeti başlatan ilk AB ülkesi oldu ve ikamet için çeşitli yollar sundu: örneğin en az 1 milyon avro tutarında sermaye transferi ya da 500.000 avro veya üstünde bir gayrimenkul alımı gibi. 5 yıl boyunca yenilenen ikamet yoluyla da (fiziksel olarak orada ikamet etme zorunluluğu olmadan) vatandaşlık edinilebilir hale geldi. Sektöre çoktan ‘yatırım göçü endüstrisi’ adı verildi ve çok sayıda danışmanlık şirketi altın vize alma konusunda uzman desteği sunuyor.

Vatandaşlığa kabul süreci, vatandaşlık hukukunun en yoğun şekilde düzenlenmiş yönüdür. Devletler,  artan yabancı akınına toraklarında kalacak yer sağlamak için, vatandaş statüsünün ‘altında’ ve her biri farklı haklara ve yükümlülüklere sahip sayısız statü (geçici ve daimi ikametgah sahipleri, mülteciler, sığınmacılar vb.)  geliştirmiştir. Bunu yaparken, sadece büyümesi beklenebilecek bir uygulama olan vatandaş sınıflarını etkili bir şekilde inşa ederler. Devleti; bir dijital hizmetler, sosyal ve kültürel değerler ve/veya ekonomik kurallardan oluşan bir platform olarak yeniden tanımlayan ‘dijital vatandaşlık’ ve ‘bir hizmet olarak ulus’ gibi çok tartışılan ‘topluluk bulutu’  konseptleri çoktan denendi bile. Estonya, bir kişinin ülkede fiziki olarak ikamet etmek gibi bir hakka sahip olmadan, ulusal hukuk sistemi içerisinde ekonomik aktivite yürütmesine izin veren e-ikamet sistemiyle bu trendin öncülerinden biridir. Hırvatistan ve Sırbistan gibi başka ülkeler ‘dijital göçebelerin’ yani dijital olarak çalışan ya da başka bir yerde kayıtlı şirketi olan üçüncü dünya ülkesi vatandaşlarının, ikamete erişimini kolaylaştıracak yönetmelikler sunmaktadır.

Yurttaşların olmadığı bir demokrasi?

2012’de gişe rekoru kıran Total Recall, 21. yüzyılın sonlarında geçer. Colony, yani eski Avusturalya vatandaşları yerçekimi asansörü aracılığıyla hergün Dünya’nın merkezinden geçerek, tüm gezegende yaşanabilir tek yer olan Batı Avrupa’ya seyahat eder. Bu senaryo bugünkü vaziyetimize çok benziyor: çok sayıda insan iş bulabilmek için fiziksel veya sanal olarak ulusal sınırları aşmaya çalışıyor.

Bu fenomen özellikle Covid-19 krizinin başında çok daha görünür oldu. Kapalı sınırlara rağmen, mevsimsel ve bakım işçilerinin Romanya’dan Almanya ve Avusturya’ya seyahat etmesine izin veren özel hava ve tren yolu koridorları oluşturuldu. Bu yeni gezici göçmen işçi türleri, özellikle tarım ve bakım sektörlerinde, Avrupa işgücünün artan bir payını oluşturuyor. Yasal mevsimlik işçiler, yasadışı göçmenler ve yasadışı olarak çalışan Schengen bölgesi vatandaşları, İtalya’daki tarım işçilerinin yarısını oluştururken, Almanya mevsimlik tarım işçileri talebini karşılamak için neredeyse tamamen AB içi göçe güveniyor. Avusturya’da, Romanya ve Slovakya’dan gelen bakım işçileri sektördeki işlerin yüzde 80’ini elinde tutuyor.

Pandemiyle hızlanan evden çalışmaya geçişle birlikte, sermayenin ulusal işgücü piyasası dışından işçi çalıştırma gücü diğer sektörlere yayılacaktır. İşgücü piyasasının küreselleşmesi ve beyaz yakalı ofis işlerine de açılması, en keskin şekilde zengin ülkelerin orta sınıfları arasında hissedilecektir. Ekonomist Branko Milanović, bunun, halihazırda dijital göçebeler örneğinde gözlemlenen bir fenomen olan, yaşaması daha ucuz yerleri daha çekici hale getireceğini öne sürüyor. Kendilerinden önceki mavi yakalı işçiler gibi, bu işçiler de, küreselleşmenin faydalarından şüphe etmeye başlayabilir, benzer şekilde “işlerimizi elimizden aldılar” anlatılarına ilgi duyabilir, daha fazla sağcı duygulara ve daha kısıtlayıcı göç politikalarına yol açabilir.

Tahmin yürütmeye çalıştığımızda, bu eğilimler -vatandaş olmayanların ve gezici göçmen işçilerin her yerde bulunması, devlet ve yurttaşlığın neoliberal dönüşümü ve vatandaşlığa kabulde  inceleme memurlarının artan  muameleleri- ulusal demokrasi çerçevesine nakledilmiş bir şekilde düşünüldüğünde, oldukça distopik bir tablo çiziyor. “Materyal” demokrasilerin ulusal vatandaşlık tanımını aynen muhafaza etme girişimi, nüfuslarının önemli bir bölümünün (mevsimsel, geçici veya kalıcı olarak ikamet edenler ve/veya yasal çerçeveleri altında çalışanlar) vatandaş olmayanlardan, hatta yerleşik olmayanlardan oluşacağı anlamına gelebilir. Bu sırada başkaları, “vatandaşlık pazarından” satın alınan avantajlardan yararlanabilir. Artan sayıda vatansız veya yalnızca sınırlı vatandaşlık haklarına sahip kişilerle birlikte, yurttaşlık artık evrensel bir kategori olarak anlaşılmayabilir. Etkilenen bölgelerdeki siyasi yapıların çözülmesi ve kitlesel göç anlamına gelebilecek bir iklim krizi ortamında, bu olasılıklar daha da endişe vericidir.

Tribes of Europa bize olası bir gelecek hakkında kurgusal bir senaryo sunmaktadır. Bugün tanık olduğumuz şey her ne kadar kulağa kurgu gibi gelse de hızla gerçek oluyor: yeni bir tür demokrasinin, tam vatandaşlığın herkes için mevcut olmayan bir lüks olduğu “yurttaşsız demokrasi”nin ortaya çıkışı (bu gelişme, ‘liberal olmayan demokrasi’ fikrinde daha önceden beklenen bir gelişmeydi). Bunlara hâlâ demokrasi olarak mı, yoksa yeni ırkçı rejim biçimlerini kurumsallaştıran sistemler olarak mı adlandırılacak? Unutmayalım ki, eski ırkçı rejimler de meşruiyetini yitirene kadar gayet demokratik kabul edilmekteydi.

Jameson’un dediği gibi, aslında onu gerçekten hayal edemesek bile, farklı bir gelecek hayal edebilir miyiz? Kesinlikle deneyebiliriz. Modernist evrensel haklar fikri artık ulusal çerçevede bir karşılık bulamadığından, alternatifler düşünmemiz gerekmez mi? Avrupa Birliği’nin uluslarüstü yapısının genellikle bu alternatif olduğu düşünülür. Ancak bu biraz yanlış yönlendirilmiş bir fikir: başka bir ünlü ütopik geleceğe atıfla, Star Trek’teki Federasyon gibi, esasen sert sınırlar, özel (ve dışlayıcı) kimlikler ve ulusa (veya federasyona) bağlılık talebi ile karakterize edilen bu yapı, ulusal modelin bir uzantısıdır. Yine de bu, Avrupa Birliği’nin bir rol oynayamayacağı anlamına gelmez, özellikle de ileride demokrasi ve yurttaşlığın anlamı üzerine verilecek mücadelelerde bir müttefik yapılırsa. AB, dönüşüm süreçlerini kolaylaştırmaya yardımcı olabilir, özellikle de eğer kendisi de dönüşürse.

Bir takım başka hayaller, daha umut verici görünüyor: demokratik katılımı (vatandaş olmayanlar da dahil) genişletmek ve kritik altyapı ve hizmetler üzerinde kamu mülkiyetini ve kontrolünü yeniden kurmak için belediyeci yaklaşımları kullanan şehirlerin artan önemi gibi. Ekonomik faaliyeti müşterekler ve ekonomik demokrasi fikirleri etrafında organize etme girişimleri de bunlarla benzerlik gösteryor. Bunlar, ulusun ve ulusal vatandaşın ötesinde yeni yönetim biçimlerinin yaratılmasını ima ederek, sınırları ve ulusal çıkarları kapsayan doğal, kültürel ve yapılı kaynakların ve altyapıların demokratik yönetimini temsil eder. Ekolojik kriz bağlamında, demokratik mülkiyet ve kaynak yönetişimi, kapitalizmin sonsuz büyüme paradigmasına meydan okuma girişimine özellikle uygun görünüyor. Sonuçta, modernitenin sonuna tanık oluyorsak eğer, ondan sonrası için mücadele etmek ve onun fikirlerinden ve kurumlarından hangilerini muhafaza edeceğimiz ve hangilerinden vazgeçeceğimiz bize kalmış.

DİPNOTLAR:

[1] Aleksandra Savanović: Saša Savanović bağımsız bir araştırmacı, yazar, editör ve yazardır. Belgrad merkezli zajednicko.org’un bir üyesidir.

Bu yazının aslı, İngilizce olarak 26 Mayıs 2021’de Green European Journal’da yayımlanmıştır.

https://www.greeneuropeanjournal.eu/after-modernity-citizenship-beyond-the-nation-state/ adresinden indirilmiştir.

BU YAZI, AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN YEŞİL AVRUPA VAKFI’NA SAĞLADIĞI FİNANSAL DESTEK İLE ÇEVRİLMİŞTİR. AVRUPA PARLAMENTOSU, YAYININ İÇERİĞİNDEN SORUMLU DEĞİLDİR.

GÖRSEL TASARIM: Olcay Özkaplan