Başta Avrupa olmak üzere genelde Dünya üzerinde yeşillerin siyasi portföyünün temel ögelerinden biri “iklim değişikliği”. (Aslında geldiğimiz noktada artık “iklim krizi” olarak adlandırılıyor; başlıkta bir paralellik kurmak adına ben “iklim değişikliği” demeyi seçtim.) İklim krizinin başlıca kaynağının fosil yakıtlar diye adlandırdığımız kömür, petrol, doğal gaz, vb’nin olduğu; sanayide, ulaştırmada, binaların ısıtılmasında bunların tüketiminden vaz geçilmesinin, sorunu önemli ölçüde azaltacağı bugün hemen herkes tarafından biliniyor. Yeşillerin de politikalarını üzerine oturttuğu ana eksenlerden birisi bu; yani iklimin değişmemesi için çalışmak; mücadele etmek; politikalar geliştirmek… 

Gelelim siyasetin iklimine ve onun değişmesine… Son zamanlarda neredeyse tüm dünyada siyasetçiler, seçmenlerini konsolide etmek adına rıza üretimine dayalı bir kutuplaştırma, ötekileştirme siyaseti izliyorlar. Gerek ülke içinde gerekse ülkeler arasında, siyasilerin karşılıklı “hönkürmelerine”, giderek hakaret salvolarına ve kısa bir süre sonra da bunlardan dönülmesine alıştırılıyoruz. Bu siyasi iklimde, toplumun ve doğanın orta ve uzun vadeli çıkarlarından ziyade, kısa vadeli bireysel çıkarları gözetmek normalleştiriliyor. Politikaların masa üstünde açık, şeffaf, müzakereci, demokratik yöntemlerle değil, masa altından ilişkilerle oluşturulması olağanlaştırılıyor. Siyasilerin, siyaset yaparken kirlenmeleri, yolsuzluklara bulaşmaları; sanki işin fıtratında var ve bu ‘değişmez bir kural’mış gibi bir algı yaratılıyor. Partilerde bir türlü koltuğundan kalkmak istemeyen ak saçlı erkeklerin, parmak sallayarak tek başına tüm üyelere ayar vermeye çalışması; tepeden inme kararlarla partileri yönetmesi; özgürlükçü, eşitlikçi talepleri olan gençleri ve kadınları yıldırıyor. Parti programlarına kenar süsü gibi konan ve hiç bir zaman uygulamaya konmayan “çevre”, “ekoloji” ve “kadın” politikaları ile “…mış gibi” yapmayı sürdürüyorlar. Kemikleşmiş eski sol partiler, kendi içlerindeki jargonlarıyla, bagajlarındaki husumetleri ve satır araları kriptolarıyla yarattıkları “özel kulüpleri”ni dışarıdan gelecek yeni kişilere ve fikirlere kapatıyorlar. Siyasetçilerin bir çoğu, yurttaşları, seçimden seçime kapısına gidilip oy dilenilecek, göklere çıkarılacak, ama diğer zamanlarda kaale alınmayacak kafası çalışmayan cahil kitleler olarak görüyorlar. Hatta algı operasyonları ile kendi yörüngelerine sokmaya; demokrasiyi, sadece “özgür iradeyle oy vermek(!)” tanımına sıkıştırmaya çalışıyorlar. Yaratıcı fikirlere, yenilikçi görüşlere siyasette geçit yok; ezberlenmiş olandan sapılmıyor. Bu karabulutlu, boğucu, fırtınalı, gök gürültülü, yıldırımlı siyasi iklim topluma da yansıyor.

Hal böyle olunca, ülkemiz de dahil pek çok ülkede siyasetin yurttaşları bıktıran, usandıran, siyasetten uzaklaştıran, yaşadığı topluma ve çevresine yabancılaştıran, güvensizliği körükleyen bir iklimi oluşuyor ve bu  iklim, gündelik hayattaki ilişkilerimize de yansıyor; bizleri sosyal medyada söz düellolarına, hedef göstermelere, kin ve nefrete sürüklüyor. Ön yargılar, etiketlemeler, yaftalamalar, sosyal medyadaki linç girişimleri, birbirimize olan güvenimizi yerle bir ediyor. “Güvenlik” veya “beka” öcüsü ile korkutulan toplumlarda, topluluklarda insanlar özgürlüklerinin kısıtlanmasına rıza göstermeye başlıyor; giderek birbirinden uzaklaşıyor; nefret söylemleri, fiziksel şiddet gündelik sorunların çözümsüz çözüm yolları olarak deneyimleniyor, sıradanlaşıyor, kanıksanıyor. Hiç bir şeyin değişmeyeceği karabasanı, toplumun çoğu kesimini bunaltıcı, depresif bir biçimde sarmalıyor. 

2018 yılından bu yana, özellikle 2019 yılında Avrupa’da önemli bir yükseliş gösteren “Yeşil Dalga”nın aktörleri olan yeşil partilere baktığımızda, bambaşka bir iklimin habercisi gibi görünüyorlar. İnsanı, doğanın üzerinde, onunla mücadele eden ve ona tahakküm eden bir öge olarak değil; onun bir parçası olarak kabul ediyorlar. Bu anlayış, onları, doğanın canlı cansız her türlü bileşenine tahakküm ve sömürü fikrinden uzaklaştırıyor. Bu noktadan hareketle, her türlü şiddete karşılar; şiddetsizlik en önde gelen değerlerinden biri; anlaşmazlıkları, çatışmaları, şiddet yoluyla değil müzakere yoluyla masa üzerinde çözmekten yanalar. Partilerinde hiyerarşi neredeyse silinmiş. Başkanlardan değil eş-sözcülerinden (bir kadın, bir erkek) bahsetmek söz konusu. Bireysel özgürlüklere saygılılar; ayrımcılık Partilerinde yaşam bulamıyor. Gençler, partide en az yaşlılar kadar, belki daha fazla söz sahibi. Kadınlar, yönetimde kendilerine erkekler kadar yer bulabiliyorlar. Aktivistlerle yan yana yürüdükleri için sokaktan ve seçmenlerinden kopuk değiller. Kararlarını, konsensus arayan katılımcı demokratik süreçlerle almayı önceliyorlar.  Tüm bu özelliklerinden dolayı Avrupa’daki yeşil partilere oy veren seçmenlerin çoğunluğunu yüksek tahsilli gençler ve -erkeklere kıyasla çok daha yüksek oranda- kadınlar oluşturuyor; diğer bir deyişle değişimi bilinçle ve cesaretle talep eden kesimler… Avrupa’daki yeşil partilerin üyelerinin ve önemli konumlara gelenlerin çoğunluğunu da kadınlar oluşturuyor. Örneğin halen Almanya’da parlamentoya giren 55 Yeşil Parti üyesinden 32’si kadın. Komşusu Hollanda’da 11 yeşil parlamento üyesinden 6’sı, Finlandiya’da ise 14’ünden 9’u kadın [1].  

Avrupa’da hakim olan bu siyasi iklime ABD seçimlerini Biden’ın kazanması da yeni bir olumlu katkı sağlayabilir. Son ABD seçimlerini kazanan Joe Biden için “yeşil” denemese de 20 Ocak 2021’de göreve başladığında ilk yapacağı işin 2015 yılında imzaya açılan Paris İklim Anlaşmasına geri dönmek olduğunu bildirmesi; politikasında yeşil unsurlar olacağına işaret ediyor. Biden’ın kendisine Asya kökenli bir kadın olan Kamala Harris’i yardımcı seçmesi; ayrıca önemli görevlere şimdiden kadınları ataması, Avrupa’daki yeşil dalgaya Amerika kıtasından yeni bir esintinin katkısını müjdeler gibi. Biden’ın seçim sonucunda yaptığı zafer konuşması da kutuplaşan Amerikalıları birleştirme sinyalleri veriyor. Tüm bunlar, Dünya’daki siyasal iklimi değiştirme potansiyeli taşıyor. 

Ülkemizde ise, 21 Eylül 2020 tarihinde, Dünya Barış Gününde kurulan Yeşiller Partisi’nin temel ilkelerine baktığımızda da benzer değerleri görüyoruz: doğaya uyum, barış ve şiddetsizlik, toplumsal cinsiyet eşitliği, doğrudan demokrasi, özgür yaşam, adil paylaşım, çoğulculuk, sürdülebilirlik… Bu çerçevede kutuplaştıcı değil, -hem doğayla hem de diğer insanlarla ve gelecek nesillerle-dayanışmacı olmayı şiar edinmiş bir Parti. Gençlerin teknolojik becerileri, dinamizmi ve yaratıcılığı ile yaş almışların tecrübelerini harmanlamayı, birlikte uyum içinde çalışabilmeyi, birbirlerini dinleyip, anlamayı, birbirinden öğrenmeyi, birlikte başarmayı hedeflemiş; bunun için uğraş veren, bunu değerli bulan bir parti. Kimsenin sözü diğerinden daha değerli, sesi diğerinden daha yüksek değil. Toplumsal cinsiyet eşitliği süzgecinden geçmeyen kararlar, gündeme bile gelemiyor. Kurucuların yarısı kadın. Karar organlarında da kadınlar eşit ağırlıkta. Bireysel özgürlüklere, yaşam biçimlerindeki tercihlere hassasiyetle saygı duyuyorlar. Kendi içinde katılımcı demokratik yöntemleri yerleştirmek için gerekli yapılandırmalar üzerinde uzun uzadıya müzakere yürütmüş bir Parti; hayalini kurduğu toplumun ve sistemin küçük bir modelini oluşturma çabasında. Tüm bu iç-kültürü ve yapılanmasıyla siyasete yeni bir yüz, yeni bir soluk getirme umudu taşıyor. 1968 sonrasında kurulan yeşil partilerin bisikletle parlamentoya giden, kravatsız milletvekillerinin insana yakın gelen samimi ve şenlikli tavırlarını hatırlatıyor. Yeşiller Partisi siyasetteki şimşekleri, fırtınaları bitirip, kara bulutları dağıtarak, güneşi ve meltemi ülkemize getirebilecek mi; hiç değilse siyasetin iklimini değiştirebilecek mi bunu önümüzdeki günler gösterecek. Tabii bunun için önce seçimler için yarışa katılmaları gerek. 1979 yılından bu yana Kolombiya’dan Yeni Zelanda’ya, Meksika’dan Portekiz’e siyasetin önemli noktalarında yer alan yeşillere bakarsak, ülkemizde de yeşillerin yerel ve ulusal meclislerde kendisine sandalye bulmasının zamanı geldi de geçiyor bile.

[1]http://exhibitions.globalfundforwomen.org/exhibitions/women-power-and-politics/environment/women-go-green

Görsel: Marino Bobetic on Unsplash

Önceki İçerikBiden’ın Zaferi Bir Umut Işığıdır
Sonraki İçerikYeşil Dalgadan Yeşil Ufuklara: Yeşiller Partisi (yeniden) Türkiye’de