Yazan: Sean Currie [1]
Çeviren: Ece Özen İldem

28 Ağustos 2021 tarihinde 7500 kişi İskoç hükümetinde kim(ler)in yer alacağına karar verme gücünü elinde bulunduruyordu. Yeşil Parti’nin İskoç Ulusal Partisi (SNP) ile bir güç paylaşımı anlaşmasına girip girmemesine ilişkin bu karar, parti içinde bir dizi felsefi ve stratejik tartışmayı su yüzüne çıkardı. Bunlardan biri de seçim stratejisi meselesiydi. Basit bir ifadeyle: hükümete girmek Yeşil partilerin seçmenler nezdindeki popülerliğini arttırır mı? İklim adaleti aktivisti ve İskoç Yeşiller Partisi üyesi Sean Currie verileri inceliyor ve mevcut “yeşil dalganın” ortasındaki Yeşil partiler için dersler çıkarıyor.

Finlandiya Yeşilleri’nin 1995 yılında ulusal hükümete giren ilk Avrupa Yeşiller Partisi (EGP) üyesi olmasından bu yana, başta Batı ve Kuzey Avrupa’da olmak üzere 23 kez daha ulusal düzeyde iktidara geldi. 2019’un “yeşil dalgası” yükselmeye devam ettikçe, popülerlik iktidar fırsatlarına dönüştü ve Yeşil partiler şu anda 10 Avrupa ülkesinde ulusal hükümette yer alıyor. Sonuç olarak, Avrupa’daki Yeşil partiler bazen ilk kez hükümete girmenin sonuçlarına ilişkin sorularla karşı karşıya kalıyor. Bunlar arasında partilerinin oy oranı üzerindeki etkisi de yer alıyor. Bir yandan, hükümetteki bir koalisyona katılmak Yeşillerin ciddi bir siyasi güç olarak görülmesine yardımcı olabilir. Öte yandan koalisyonlar uzlaşma gerektirir. Bu durum aktivistler için rahatsız edici olabiliyor ve hayal kırıklığına uğramış seçmenler eliyle cezalandırılmaya yol açabileceğe dair korkular bulunuyor.

Hükümet etmek oy kazandırır mı?

Hükümetin Yeşil partinin popülerliği üzerindeki etkisine ilişkin araştırmalar, partilerin hükümetteki dönemlerinden hemen önceki ve sonraki seçimlerdeki performanslarının karşılaştırılmasına odaklanmıştır. Örneğin, Alman Yeşilleri 1998’de hükümete girdiğinde yüzde 6,7’lik bir oy oranına sahipti. Hükümetten sonra bu oran yüzde 8,6’ya yükselmiştir. Benzer şekilde, Lüksemburg Yeşillerinin oy oranı, 2013-2018 yılları arasında hükümetteki ilk dönemlerinin ardından yüzde 10,1’den yüzde 15,1’e fırlayarak ikinci bir dönemi garantilemelerini sağladı. Ancak bu durum kuraldan ziyade bir istisnadır. Bu çalışma için incelenen 17 Yeşil hükümetten 12’si hükümetten sonra partinin popülerliğinde düşüş yaşamıştır. Örneğin İrlanda Yeşilleri, 2007’de yüzde 4,7 olan oy oranlarının 2011’de Dáil’in dışında kalmalarına sebep olan yüzde 1,8’e düşüşünü tecrübe etmiştir. Partilerin oy oranlarında yaşanan ortalama düşüş yüzde 1.19 ile biraz daha az dramatiktir (bkz. Şekil 1).

Meseleyi burada kesebiliriz, elbette. Fakat bu yaklaşım iki eksikliğe yol açar. İlk olarak, bağlamdan yoksundur. Örneğin, hem Finlandiya hem de İtalya Yeşilleri sırasıyla 2007-2011 ve 2006-2008 dönemlerinde hükümette yer aldıktan sonra toplam oy oranlarının yaklaşık yüzde 1,2’sini kaybetmiştir. Ancak, Finlandiya Yeşillerinin oy oranı yüzde 8,5’ten yüzde 7,3’e düşerek yaklaşık yüzde 14’lük bir gerileme gösterirken, İtalyan Yeşilleri yüzde 2,1’den yüzde 0,8’e düşerek bu süreçte yüzde 62’lik büyük bir kayıp yaşamıştır.

Başka bir deyişle, performansı gerçekten değerlendirebilmek için partilerin oy oranlarındaki göreceli değişimi dikkate almamız ve kaybedilen oyların “yüzdesinin yüzdesini” ölçmemiz gerekir (İtalyan Yeşiller’in yüzde 62’si). İşte bu noktada işler nahoşlaşmaya başlıyor. Ortalama olarak, hükümete girme ve diğer taraftan çıkma arasında, incelenen partiler oylarının yüzde 21,76’sını kaybetmiştir (bkz.Şekil 2) ve partilerin üçte birinden fazlası oylarının yarısından fazlasını kaybetmiştir.

Ancak bu rakamlar bizi umutsuzluğa sürüklememeli, en azından şimdilik. Oy oranındaki düşüş gerçekten de kötü bir performansı temsil ediyor olabilir. Tersine, ilk sonucun alışılmadık derecede iyi bir performans olduğu anlamına da gelebilir. Partiler, kararsız seçmenlerin dalgasıyla hükümete yelken açabilir ve daha sonra tipik seçim performanslarına geri dönebilirler (Little tarafından tahmin edildiği gibi). Yukarıda açıklanan fazlaca düz bakışlı “öncesi” ve “sonrası” yaklaşımının ikinci eksikliği, bunu dikkate almamasıdır.

Olası bir çözüm, hükümete gelmeden önceki üç seçimin ortalama sonucunu almak – ki buna partinin “temel performansı” diyebiliriz – ve bunu hükümetteki bir dönemden sonraki sonuçla karşılaştırmak olacaktır. Daha sonra “göreceli oy oranı” kavramını uygularsak, söz konusu partilerin hükümete geldikten sonra taban desteklerinin ortalama yüzde 3,8’ini kaybettiklerini görürüz (bkz. Şekil 3). Bu çok iyi bir rakam değil, ancak bunun göreceli olduğunu unutmayın. Basit bir “hemen öncesi” ve “hemen sonrası” karşılaştırmasından kaynaklanan yüzde 21.76’lık düşüşten kesinlikle çok daha makul ve mantıklıdır. Bu fark, Yeşil partilerin hükümetten sonra oy oranlarında yaşanan düşüşün, hükümetten ayrıldıklarında gösterdikleri kötü performanstan ziyade hükümete girdiklerinde gösterdikleri iyi performansın bir yansıması olduğunu göstermektedir.

Bu yaklaşımın bariz bir zayıflığı, Şekil 3’e kısa bir bakışta bile açıkça görülebilen sonuçlardaki önemli değişkenliği hesaba katmamasıdır. Partiler, 2014 yılında taban desteğinin yarısından fazlasını kaybeden yeşil Danimarka Sosyalist Halk Partisi (SF) de dâhil olmak üzere, dokuz kez taban performanslarından daha kötü performans göstermiştir. Yedi durumda ise partiler daha iyi performans göstermiştir; 1999’da taban desteklerinin yüzde 77 üzerine çıkan Finlandiya Yeşilleri de buna dâhildir. Bir kez de, 2011 Finlandiya seçimlerinde, Yeşiller’in performansı neredeyse hiç değişmemiştir.

İlk sorumuza dönecek olursak, hükümete girmenin Yeşil Parti’nin seçmenler nezdindeki popülerliğini artırma garantisi olmadığı açıktır. Bakanlıklar, ideoloji, koalisyon ortakları ve bir koalisyondan “ayrılma” kararı da önemli faktörlerdir. Bunların seçim performansı üzerinde bir etkisi olabilir mi?

Bakanlıklar

Koalisyon müzakerelerinin önemli bir parçası bakanlık koltuklarını güvence altına almaktır. Yeşil partiler daha fazla koltuk elde ederlerse, hükümet politikası üzerinde daha fazla etkiye sahip olmaları gerekir ki bu da onları seçmenler arasında daha popüler hale getirebilir.

Ancak verilere bakıldığında, sahip olunan bakanlık sayısı ile partinin seçim performansı arasında bir ilişki olmadığı görülmektedir. Sekiz bakanlıkla listenin başında, çalışma haftasının azaltılması ve Bromma Stockholm Havalimanı’nın kapatılması gibi kilit vaatlerini yerine getiremediği düşünülen İsveçli Yeşiller (2014-2018) ile 2011-2014 yılları arasında hükümette benzer bir talihsiz dönem geçiren Danimarkalı Sosyalistler yer alıyor.

İdeoloji

Eğer bir Avrupa Yeşil aktivist etkinliğine katılma şerefine nail olursanız, şüphesiz üyelerin radikal siyasetin seçim sonuçlarını tartıştıklarını duyarsınız. Temel sorulardan biri, radikal partilerin diğer partilerle birlikte çalışıp çalışamayacağı ve dolayısıyla etkili bir şekilde hükümet edip edemeyeceği ya da radikalizmin kaçınılmaz olarak hükümetin bozulmasına ve seçmenler tarafından cezalandırılmasına yol açıp açmayacağıdır.

Ancak, bunun bir öneminin olmadığı yok görünüyor. Mükemmel Manifesto Projesi’nin parti manifestolarının sol-sağ derecelendirmelerini kullanarak, partilerin hükümete girdiklerinde sol-sağ spektrumundaki konumları ile takip eden seçimdeki performansları arasındaki ilişkiye bakabiliriz. İlk bakışta sonuçlar, sol kanatta olmak ile hükümette bir dönem kaldıktan sonra kötü seçim sonuçları almak arasında küçük bir ilinti olduğunu düşündürmektedir. Ancak bu yanıltıcıdır. Hem hükümete giren en sol kanattaki parti hem de en çok “cezalandırılan” ikinci parti olarak Danimarkalı Sosyalistler, bu görünür ilintiden neredeyse tamamen sorumludur; bu tek örnek olmasaydı ideoloji ve seçim performansı arasında hiç bir ilişki gözükmezdi. 

Koalisyon ortakları

Ancak Yeşil parti ideolojisi denklemin sadece bir parçasıdır. Avusturya ve İrlanda Yeşil partilerinin mevcut mücadeleleri, Yeşiller arasında muhafazakârlarla hükümete girmenin (etik olduğu kadar) etkinliği konusunda şüphe uyandırmıştır. Bir yandan aşırı taviz verme, seçmenlerin partiyi seçim vaatlerini yerine getirmediği için cezalandırmasına neden olabilir. Diğer taraftan, eğer taraflar politik ödünler konusunda anlaşamazlarsa, seçmenlerin beceriksizlik yüzünden hükümeti bir bütün olarak cezalandırılması muhtemeldir. Koalisyon ortağı ideolojisinin önemli olmasının daha az sezgisel bir nedeni; sol bir blokta yer almanın, hükümet çoğunluğunu korumak isteyen ortak partilerin taktiksel oy vermesini motive edebilmesidir.

Yine de farklı koalisyon türlerine bakıldığında, koalisyon ortaklarının ideolojileri ile seçim performansları arasında belirgin bir ilinti olmadığı, sadece büyük farklılıklar olduğu görülmektedir. Örneğin, İrlanda Yeşillerinin hükümete ilk girişlerinde oy oranlarının yüzde 4,7’den yüzde 1,8’e düşmesi, muhafazakârlarla hükümet kurmamak için bir örnek olarak kullanılabilir. Buna karşılık, Finlandiya Yeşillerinin parçası olduğu dört koalisyonun hepsinde bir merkez bir de merkez-sağ parti yer almış ve her bir dönemde de Yeşiller olumlu veya ortalama bir seçim performansı göstermiştir. Bu farklılığın ideoloji ve koalisyon ortakları arasındaki ilişkiyle açıklanabileceğini düşünebiliriz – yani, muhafazakâr partilerle koalisyona giren daha radikal partilerin cezalandırılma olasılığı daha yüksek olabilir. Ancak, Şekil 5’i her bir Yeşil Partinin koalisyon ortaklarıyla karşılaştırdığımızda belirgin bir ilinti görülmemektedir. İncelenmemiş bir açıklama da siyasi kültürdür. İrlanda’da farklı ideolojilere sahip partiler arasındaki siyasi işbirliği, “gökkuşağı koalisyonları” olarak adlandırılan koalisyonların istisnadan ziyade norm olduğu Finlandiya’ya kıyasla çok daha az yaygındır.

Ayrılma

Partilerin hükümette bulundukları süreyi nasıl sonlandırdıkları önemlidir. Bunu Belçika’da Fransızca konuşan Yeşiller partisi Ecolo’nun 2003 seçimlerinden iki hafta önce Brüksel üzerinde gece uçuşlarıyla ilgili nispeten küçük bir anlaşmazlık nedeniyle hükümetten ayrılması kadar açık bir şekilde gösteren başka bir şey yoktur. Parti üyeleri bile bu durumdan rahatsız olmuş ve seçim günü geldiğinde parti taban performansının yaklaşık yüzde 20’sini kaybederek 11 sandalyeden 4’e düşmüştür. Her zamanki gibi, bu düşüşün de çeşitli açıklamaları olabilir. Bunlardan biri ise; seçmenlerin, politik anlaşmazlıklar nedeniyle aniden hükümetten ayrılan partileri güvenilmezlik veya beceriksizlikle suçlayıp cezalandırdığıdır.

Koalisyondan çekilmenin genel olarak Yeşil partilere yardımcı mı yoksa engel mi olduğunu belirlemek için, hükümetten ayrılmayı tercih eden ve (ya kendi kontrolleri dışındaki erken seçimler yoluyla ya da tüm görev süresi boyunca hükümette kalarak) etmeyen partiler arasında ayrım yapabiliriz. Şekil 6’ya bakıldığında, Yeşil Parti’nin hükümetten ayrılması ile ortalamanın altında seçim sonuçları alması arasında bir bağlantı olduğu hemen göze çarpmaktadır. Ortalama olarak, ayrılan partiler taban destek seviyelerinin yüzde 12,3’ünü kaybederken, tüm süre boyunca hükümette kalan partiler sadece yüzde 0,2’sini kaybetmektedir. Başka bir deyişle, ortalama olarak, Yeşil partilerin hükümetten sonraki hafif olumsuz seçim performansı neredeyse tamamen hükümetten erken ayrılan partiler tarafından açıklanmaktadır. Bu çalışma için incelenen 17 Yeşil hükümetten sadece Finlandiyalı Yeşiller hükümetten ayrıldıktan sonra olumlu bir seçim sonucu elde etmeyi başarmıştır. Kısacası, hükümetten ayrılma büyük bir olaydır.

Peki, neden böyle? Yeşil partilerin bir tür anlaşmazlık (özellikle hükümetin kötü performansı) olduğunda hükümetten ayrılma eğiliminde olduğu ve bu kararın parti içinde bölünmeler yaratma ve/veya bunlardan kaynaklanma eğiliminde olduğu söylenebilir. Üyeler tarafından yönetilen partiler olarak, bu tür tartışmalar kamuoyunda bölünmeler yaratma eğilimindedir. Bu düşünce Yeşil partiler için özellikle önemlidir çünkü sadece muhalefetten iktidar partisine geçerken parti içi örgütlenmelerini zorlamakla kalmazlar, aynı zamanda hükümetten erken ayrılmaya özellikle yatkındırlar.

Uç bir örnek olan Danimarka Sosyalist Halk Partisi’nin (SF) hükümet sonrası kötü performansı, bir dizi yüksek düzeydeki iç anlaşmazlığın yanı sıra temel vaatlerini yerine getirmek için diğer partilerle birlikte çalışamamasıyla açıklanabilir. SF’nin milyoner vergisi de dâhil olmak üzere bir dizi önemli politika vaadini hayata geçiremediği zorlu bir ilk üç ayın ardından parti öğretmen sendikalarıyla anlaşmazlığa düştü. Bu durum, öğretmenlerin yaklaşık bir ay boyunca okullardan uzak kaldığı bir krize neden oldu. Daha da önemlisi, koalisyon parlamentoda çoğunluğa sahip olmaması nedeniyle kısıtlandı. Hükümetteki bu çalkantılı iki buçuk yıl parti içinde derin bölünmeler yarattı. Parti başkanı Villy Søvndal 2012’de istifa etti ve SF üyeleri parti kurumunun isteğinin aksi olarak, daha az deneyimli ve daha radikal Annette Vilhelmsen’e oy verdi. Vilhelmsen’in ılımlılığıyla tanınan Thor Möger Pedersen’i Vergi Bakanlığı’ndan tasfiye etmeye başlaması, partinin önde gelen isimleri arasında ya görevlerinden istifa etmelerine ya da partiyi tamamen terk etmelerine yol açan tepkilere yol açtı. Derinden bölünmüş parti hükümetten ayrıldığında, hem “yeterince sosyalist olmayan” hem de “yönetme konusunda beceriksiz” olarak algılanıyordu.

SF’nin ayrılışında parti içi bölünme etkili olduysa, Finlandiya Yeşilleri’nin 2002 ve 2011’deki ayrılışlarının her ikisi de partinin birlik beraberliği açısından dikkate alınmaya değer. Her iki durumda da hükümet bir bütün olarak çok kötü bir performans sergilemiyordu; ancak diğer iktidar partileri nükleer enerjiyi teşvik eden politikaları kabul ettiğinde, Yeşiller buna karşı çıkma sözlerine sadık kaldılar ve hükümetten ayrıldılar. 2002’de karar oybirliğiyle alınmadı, parti lideri Osmo Soininvaara partinin hükümette kalması gerektiğini savundu ama sonuçta partinin çoğunluğunun iradesine uydu. 2011’de ise konuyla ilgili her tartışma, parti başkanı Ville Niinistö’nün partiyi hükümetten çekme yönündeki tek taraflı kararıyla bir kenara bırakıldı.

Dalganın tadını çıkarmak 

Bu iki vakanın karşılaştırılması, Avrupa’daki Yeşil partiler için genelleştirilebilir bir ders olarak görülebilir. Yeşiller hükümete girmekten korkmamalı, ancak erken ayrılmaları muhtemel koalisyonlara girme konusunda dikkatli olmalıdır. Bu özellikle çığır açıcı bir öneri değildir, ancak muhafazakâr partilerle koalisyon kurmayı düşünen Yeşil partiler için bir uyarı niteliğindedir çünkü verecekleri tavizin derecesi Yeşillerin ayrılma olasılığı ile orantılı olacaktır. Bunun da parti içi demokrasi üzerinde etkileri olacaktır. Üyelerin, partilerinin hükümete girip girmemesi konusunda oy kullanmaları kişisel olarak güçlendirici olsa da; bu doğrudan demokrasi eğilimi parti içi bölünme için bir ortam yaratmakta ve Yeşillerin neden bu kadar yüksek oranlarda hükümetten ayrıldığını açıklayabilmektedir. Gördüğümüz gibi, bu durum ezici bir çoğunlukla seçmenler tarafından cezalandırılmaya yol açmaktadır.

Daha genel olarak bu makale, hükümet sonrası Yeşillerin seçim sonuçlarındaki düşüşü “cezalandırılma” olarak görmenin yanlış bir teşhis olduğunu savunmaktadır. Yeşiller hükümetten sonra özellikle kötü performans göstermiyor; aksine, hükümete girdiklerinde özellikle iyi performans gösterme eğiliminde oluyorlar. Bu nedenle, sandıkta olumsuz tepkiler alma korkusu Yeşil partileri hükümete girmekten caydırmamalıdır. Dahası, muhalefette kalmak partileri oy kaybına karşı dirençli hale getirmez. Hollandalı GroenLinks bu konuda bir örnek teşkil etmektedir. Dört yıl önce tarihsel olarak olağanüstü bir sonuç elde eden parti, görev süresinin tamamı boyunca muhalefette kalmış, ancak bir sonraki seçimlerde oy oranının yarısını kaybederek aşağı yukarı “taban desteğine” geri dönmüştür. GroenLinks’in yenilgisinin birçok bireysel açıklaması olsa da, Yeşiller partisinin oy oranının olağanüstü bir sonuçtan sonra “ortalamaya dönme” eğiliminde olması bizi şaşırtmamalıdır, zira bu durum genel olarak tüm siyasi partiler için geçerlidir.

Tüm bu bulgular “yeşil dalga” teşbihinin uygun olduğunu göstermektedir. Tıpkı bir dalga gibi, yükselen desteğin sonsuza kadar yerçekimine meydan okuması beklenemez. Bu nedenle Yeşiller bu dalgayı -ya da bunun sonucunda ortaya çıkan yönetim fırsatlarını- hafife alıp cepte görme konusunda dikkatli olmalıdır.

Kaynak:

Bu makalede yer alan veri seti ve analiz yazar tarafından geliştirilmiş olmakla birlikte, arka plan araştırması Conor Little’ın çalışmaları ve Wolfgang Rüdig’in araştırma ve rehberliğinden büyük ölçüde beslenmiştir. Grafiksel gösterimler Filipe Henriques tarafından mümkün kılınmıştır.

Bu yazının aslı, İngilizce olarak Green European Journal’da yayımlanmıştır. 
BU YAZI, AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN YEŞİL AVRUPA VAKFI’NA SAĞLADIĞI FİNANSAL DESTEK İLE ÇEVRİLMİŞTİR. AVRUPA PARLAMENTOSU, YAYININ İÇERİĞİNDEN SORUMLU DEĞİLDİR.

[1] Sean Currie : İskoçya kırsalında bir petrol sondaj işçisinin yabancılaşmış oğlu olarak dünyaya geldi. Sean, şu anda 24 yaşında bir iklim adaleti organizatörü. Paris’te yaşayan ve aktivist bir akademisyen olarak geçmişi olan sanatçı, halen Sciences Po’da Avrupa İşleri alanında yüksek lisans derecesini bitiriyor.
Önceki İçerikEditörden
Sonraki İçerikUKRAYNA’DAKİ SAVAŞIN ÇEVRESEL MALİYETİ