Rusya’nın şubat ayında Ukrayna’yı işgali ile başlayan savaş dünyada uzun zamandır var olan dengelerin kırılganlığını da gösterdi. Ama bu gelecekte dünyayı bekleyenler açısından buzdağının sadece görünen kısmı. Bu işgal derinlerde çok daha büyük gelişmeler olduğunun en açık habercisi oldu. Elbette bu sulara dünya birden girmedi; bunun bir öncesi var. Bütün bunları görmezden gelerek olanları değerlendirmenin yüzeysel ve yanıltıcı olacağı açık. Bu yüzden gelişmeleri çeşitli ölçek ve değişik çerçevelerde ele alarak kavramak çok önemli. Aksi halde yaratılan algıların etkisi ile önünü görmemek kaçınılmaz olur.

Rusya’nın işgalini onaylamak elbette olanaksız. Ama yine de bu hareketinin nedenlerini anlamak gerekli. Seçenekleri var mıydı? Nasıl bu aşamaya gelindi, başka ne yapabilirdi? Bu ve benzeri sorular önemli. O yüzden sorunu tek bir çerçeveye sıkıştırarak ele almaktan kaçınmak gerek.

Bir olayı değerlendirirken savunduğumuz ilke ve değerler önemlidir. Bunlar ideal olan ile olması muhtemel arasındaki gri alanda yönümüzü bulurken dayanaklarımızdır. Zaman zaman bu alanda çelişkiler ile yüz yüze kalınır ve aşmak için güvenebileceğimiz rehber onlardır. Aksi halde tuttuğumuz ipin ucu nereye gidiyor göremeyiz. Bugün de böyle bir durum yaşanıyor. Ukrayna’nın işgaline karşı çıkarken demokrasi ve özgürlükleri savunma adına adeta savaş savunulur oldu. Oysa savaş, daha öncesinde izlenen politikaların bir devamı ve sonucudur. Durup dururken birisinin aklına onu kullanmak geldi diye çıkmaz. Bu ihmal edilirse barış yolunu görmek olanaksızdır. Dikkatli olunmaz ise popülizm ve hamaset ile süreç bütün derinliği ile kavranamayacağı için savaş politikalarına alet olmak kaçınılmaz olur. O yüzden Ukrayna konusunda öncelikle N. Chomsky’nin de yaptığı gibi “Neden yaptı?” sorusunu sorarak ilerlemek daha doğru olur: 

 “Neden yaptı? Bu soruya bakmanın iki yolu var. Bir yol, Batı’daki modaya uygun yol, Putin’in çarpık zihninin girintilerini kırmak ve derin ruhunda neler olup bittiğini belirlemeye çalışmaktır. Diğer yol ise gerçeklere bakmak olacaktır: örneğin, Eylül 2021’de Amerika Birleşik Devletleri, Ukrayna’nın Nato’ya katılma geliştirme programının bir parçası olan Ukrayna ile daha fazla askeri işbirliği, gelişmiş askeri silahların daha fazla gönderilmesi çağrısında bulunan güçlü bir politika açıklamasıyla çıktı. Seçimini yapabilirsin, hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz.” Dedikten sonra Chomsky ekliyor: 

” Bildiğimiz, Ukrayna’nın daha da harap olacağıdır.” (1)

ABD ve müttefiklerinin olayların uluslararası kamuoyunda kendi çıkarları açısından değerlendirilmesi için yoğun çaba harcadığı, çok güçlü bir istihbarat ve algı yönetimi gayreti içinde olduğu açık. Bunu şuradan da anlamak mümkün; benzer durumlarda olağan olan öncelikle diplomasi ve barış girişimlerinin başlatılması iken bu sefer aksine coşkulu bir savaş kışkırtıcılığı var. Üstelik de bu kamuoyuna Ukrayna’nın meşru savunma hakkı çerçevesi içine yerleştirilerek sunuluyor. Bu elbette desteklenmesi gereken meşru bir hak ama sadece bunu ileri sürdüğünüzde barış değil savaş desteğine dönüşmüş oluyor. Bir yandan Ukrayna sürekli silahlandırılıp “korkma arkandayız, sen savaş” diyerek teşvik edilirken diğer yandan da Rusya eylül 2021 de ABD ile Ukrayna arasında kamuoyundan gizli tutulan “stratejik ortaklık anlaşması” gibi tehditkar adımlar ile küçümsenmeye ve kışkırtılmaya devam ediliyor. Bunu yapanların barış gibi bir arzuları olduğuna nasıl inanılır? 

Peki o zaman savaş karşısında nasıl bir tutum almalı?  Bunun cevabı da çok basit; barışı öne çıkaran, savaşı durdurmayı önceleyen bir tutum olmalı bu. Ve elbette en başta bu savaşa uzanan politikanın mimarları bundan sorumludurlar; ancak onlar barışı sağlayabilir. Yani hep birlikte “Haydi Ukrayna”, “dayan Ukrayna” tezahüratı yapmak yerine ABD’yi Rusya ile müzakere etmeye ve Ukrayna’daki bu savaşa kesin bir çözüm bulmaya çağırabilir (2) ya da  Acil görev, Ukrayna’yı mahveden suçları sona erdirmektir. Ukraynalı kurbanların akıbetiyle ilgili herhangi bir endişesi varsa, ABD’nin yapması gereken, saldırıyı sona erdirmek için diplomatik çabalara katılmayı kabul etmek ve bu sonucu kolaylaştırmak için yapıcı bir program ortaya koymak ve buna baskı yapmak olmalıdır.” diye yaklaşabiliriz. (3) Oysa, her nedense ABD ve başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleri birlikte bu savaşı durdurmak yerine fiilen tarafı olmayı, yani başka bir deyişle savaşı seçtiler. Dolayısı ile sürece bakıldığında bu savaşın sorumlusunun ABD ve onun politikalarını destekleyen ülkeler olduğu çok açık. Buna Avrupa dahil kuşkusuz. Ukrayna ise resmin bütünü içinde bunu hazırlayan politikanın bir uzantısı, daha doğru bir deyişle bu amaçla kullanılan bir ülke durumunda sadece. Son günlerdeki gelişmeler gittikçe bunu doğrulamakta zaten. 

Ancak gelişmelerde yönlendirici olan ABD çok avantajlı bir konuma gelmiş olduğuna inanarak hareket ediyor. O yüzden de Rusya karşısında uzun zamandır süren sıkıştırma politikasını kararlı bir şekilde sürdürüyor. Şimdi de NATO’yu Rusya’yı tüm batı sınırları boyunca kuşatacak şekilde genişletme adımları atıyor, tıpkı öncesinde bütün doğu Avrupa için yaptıkları gibi. Bunun ne anlama geldiğini Chomsky Meksika örneği ile açıklamaya çalışmış. (4) Bununla ortaya koyduğu şu: Meksika hükümeti Çin Halk Ordusu ile ortak tatbikatlara başlamış, Çin ile stratejik ortaklık ve işbirliği anlaşmaları imzalayarak Çin’in önderliğindeki bir askeri ittifaka katılma kararı almış olsun, ABD’nin tepkisini her halde tahmin etmek zor değildir. Daha da önemlisi aslında bu açıdan bakınca izlenen politikaların nelere yol açabileceğinin gayet farkında olunduğu da çok net. Bugün düşman olarak görüldüğünü bilen bir Rusya’nın, bütün sınırları boyunca kuşatıldığını hissetmesinin sonuçları elbette rahatlıkla kestirilebilir. Fakat aksine bunu hafife almak ve çarpıtmak ABD ve İngiltere’nin tehlikeli bir oyun peşinde olduklarını gösteriyor sadece. 

Bu oyunun başlangıcı Sovyetler Birliğinin dağıldığı döneme dayanıyor. O dönemde bunu ifade eden ‘Yeni dünya düzeni’ diye bir kavram icat edilmişti.  ‘Yeni dünya düzeni terimi tarihsel olarak büyük bir küresel değişime işaret etmek üzere daha önce eski ABD Başkanı George W. Bush, eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve eski İngiltere Başbakanı Tony Blair gibi politikacılar tarafından kullanılmıştı.” (5) Bugün tam da Ukrayna üzerinde savaşın dumanları yükselirken Biden buna açıklık getirdi: 

“Dışarıda yeni bir dünya düzeni kurulacak ve biz buna öncülük etmeliyiz. Bunu yaparken özgür dünyanın geri kalanını birleştirmemiz gerekiyor.” (6)

“Özgür dünya!” Demek kapitalizme geçmek bile Rusya’yı özgürleştirmemiş, “Özgür dünyanın” bir üyesi yapmamış. Çok tanıdık bir argüman değil mi bu?

Olaylara bu perspektiften bakınca planlı bir hedefe göre dünyayı yönlendirme gayreti daha açık görülebilir. O kadar ki; Brexit yani İngiltere’nin AB den ayrılmasını bile bu çerçevenin içinde değerlendirmek mümkün. 

Rusya’nın jeopolitik koşullardaki yeni gelişmeler ile zayıflatılabileceği düşüncesinin ABD’ye stratejik bir fırsat olarak göründüğü belli. Bu motivasyon uluslararası ilişkilerde güvenliği gücün bir sonucu olarak gören realizm anlayışı ile belirlenen bir stratejik çerçeveden kaynaklanıyor. Bu anlayış R.Nixon, Henry Kissinger gibi ABD yöneticileri tarafından ABD’nin gücünü azamiye çıkararak diğer devletlerden kaynaklanacak güvenlik tehdidini asgariye düşürmek olarak formüle edilmişti. Doğal olarak bütün politikalar bu omurganın üzerinde geliştiriliyor. Ama sürekli daha güçlü olmaya çalışmak diğer ülkeleri de aynı şekilde davranmaya yönelteceğinden hiç bitmeyen bir güvenlik tehdidi bu yaklaşımın en büyük zaafıdır. Öte yandan bu zaaf belki de silahlanma ve saldırgan politikaları meşrulaştırmak için mükemmel bir araç da oldu. Ne var ki bu politikalar zaman zaman bir kitlenme, uygulamada bir tıkanmayı da kaçınılmaz hale getirebiliyor.

DEVLETLER ARASI İLİŞKİLERİN GORDİON DÜĞÜMÜ; “TUTUKLU İKİLEMİ”

Uluslararası ilişkilerde güvenlik açısından Rusya’nın Ukrayna ile düştüğü gibi bir ikileme sıkışmak tarihte sık görülen bir durum. Devletlerarası ilişkilerde bunu açıklarken “tutuklu ikilemi” metaforundan yararlanılıyor. Pentagon ve Ulusal İstihbarat Konseyi müsteşarlarından Prof. Joseph S. Nye ve Prof. A.Welch David’den aktararak (6)  bunu şöyle özetlemek mümkün:  Polis yakaladığı iki uyuşturucu satıcısını ağır bir cezaya mahkum ettirecek kadar elinde kanıt olmadığı için iki satıcının da en fazla bir yıl yatıp çıkması ihtimaline karşı tutuklulara diğerini ihbar ederek 25 yıla mahkum olmasını sağlayanın serbest kalacağını vaat eden bir anlaşma teklif eder. Bunun tek şartı ihbar edilenin sessiz kalmasıdır. Eğer ikisi de diğerini ihbar ederse o zaman iki tutuklu da 10’ar yıl hapse mahkum olacaktır. Birbirlerini ihbar etmez sessiz kalırlarsa bir yıl ile kurtaracaklardır. Elbette polis bu teklifi yaparken anlaşmalarını önlemek için iki şüphelinin iletişim kurmasını da engeller. Bu durum tutukluları kurtulmak için verecekleri kararda bütün geleceklerini belirleyecek bir ikileme düşürür. İhbar eden için aynı teklifi alan diğerinin de bunu yapma olasılığı çok yüksektir ve bu da 10 yıl demektir. Etmeyip sessiz kalmak ise enayi durumuna düşmek olabilir ve 25 yıl mahkumiyetle sonuçlanabilir. Ortak çıkarlarına olacak karar ikisinin de sessiz kalmasıdır ancak bunun koşulu işbirliği ve güven olmasıdır. Oysa polis iletişimi engellediğinden bunu sağlamak olanaksızdır. Sonuçta bu ikilemde taraflar için en az zararla kurtulacak bir karar verme olanağı neredeyse yoktur. Bu durumda genellikle iki tarafı da zararlı çıkaran seçimlerin yapıldığı gerçek hayatta da sık görülen bir sonuçtur. Ama tabii polis, amacına ulaşmış olur.

Devletler arası ilişkilerde ise benzer durum güvenlik ikilemi olarak ifade edilmektedir. Bu, tutuklu ikileminin spesifik bir benzeridir. Rusya (ve Ukrayna) tam da bu duruma düştüğü için en kötü kararları aldılar. oysa hem Rusya ve hem de Ukrayna açısından çok öncesinde bunu önleyecek güven ve işbirliğini sağlayan politikalar geliştirmek mümkündü. Hatta belki gerilimin son aşamasında bile böyle bir yoldan ilerlemek fırsatı bile olabilirdi. Örneğin ABD’nin yeni hakimiyet politikaları yerine Avrupa devletleri de bu tarz bir güven ve işbirliği yönünde politikaları destekleyebilirler, zorlayabilirlerdi. Ama aksine ABD’nin bilinçli olarak kullandığı bu ikilemi olgunlaştıran politikaları destekleyerek savaşın sorumluluğuna ortak olmayı seçtiler. Sonuçta bu süreçte Rusya iyice köşeye sıkıştırılmıştı. Kaldı ki bir şeyin kaçınılmaz olduğuna inanılırsa onu göze almak da kolaylaşır ve izlenen politika ironik bir şekilde bu seçimi yönlendirdi. Artık en kötü kararlar için bütün koşullar hazırlanmıştı. 

Antik çağda Peleponnes savaşı sırasında zamanın Sparta ile beraber en güçlü kent devletine sahip olan Atinalılar, MÖ 416’da Milos adasında çıkan bir isyanı bastırmak için yelken açarlar. Miloslulara savaşıp ölebileceklerini ya da teslim olabileceklerini söylediklerinde Miloslular özgürlükleri için savaşacakları cevabını verirler. Atina sözcüsü şöyle karşılık verir:

Güçlüler yapmaya muktedir oldukları şeyi yaparlar, güçsüzler de uymak zorunda oldukları şeyi kabul ederler.” (7) 

Atinalılar güçlü olan haklıdır diyerek böyle bir dünyada ahlaka çok az yer olduğunu söylüyorlardı aslında. Olaylara bakınca durum bugün de aynı. Şimdi eğer güçlü olan Rusya ise onu ahlaki olanla yargılamanın bir yararı yok. Ama acaba güçlü olduğunu söyleyen ve muktedir olduğu şeyi yapan Rusya’mı? Bu oldukça tartışmalı bir konu.

Daha dikkatli bir gözlem ile ABD ve İngiltere’nin savaşı ve Rusya’yı kışkırtmaya devam ettikleri ve hatta Çin’i de içine çeken küresel çapta bir gerilim yaratarak bütün dünyaya meydan okuyan bir üstünlük gösterisi yaptıkları anlaşılabilir. Bunun İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss’ın 

“Ülkeler oyunu kurallarına göre oynamalı. Buna Çin de dahil” (8) diye parmak sallayarak gözdağı vermeye çalıştığı örnekleri artmakta. Buna haklı olarak tepki gösteren Çin Dış işleri Bakanı Wang’ın:  “Nato Avrupa’yı karıştırdı. Şimdi Asya-Pasifik’i hatta dünyayı alt üst etmeye mi çalışıyor?” (9) diye sorması boşuna değil ve önemli. Ama bu soru hala ortada ve başka kimse de sormuyor Çin’den başka. Çok açık ki yapmak istedikleri bir şey var, evet, gerçekten de Nato (ABD, İngiltere vd. ) ne yapmak istiyor? 

Kendisini en güçlü görenden saygı ve barışçıl olmak gibi ahlaki davranışlar beklemek gerçekçi değil elbette. ABD’nin bununla da kalmayıp Avustralya ve İngiltere ile AUKUS adlı yeni bir askeri pakt kurarak Hint-Pasifik bölgesinde özellikle Çin’e karşı attığı yeni adım gelecekte başka senaryoların da hazırlandığını haber veriyor. Anlaşmanın açıklandığı sırada Avustralya başbakanı Scott Morrison’un “Bölgemizde on yıllardır sahip olduğumuz nispeten iyi ortam geride kaldı. Şüphesiz yeni bir döneme girdik. Bu hepimizi etkiliyor.” (10) sözleri adeta niyetlerin ilanı gibi. Avrupa’dan sonra Asya’da da yeni bir güvenlik ikilemi doğuracak politikaların örüldüğü anlaşılıyor. Bütün bunları “yeni dünya düzeni” kavramı içine koyup onu inşa edenlere bakınca yapılanların anlamı belirginleşiyor.

KIYAMETE BEŞ KALA; NÜKLEER İKİLEME DÜŞME TEHLİKESİ

1945’te bir Ağustos sabahı, Japonya’nın Hiroşima kenti üstünde patlayan atom bombası ve ardından nükleer bombaların geliştirildiği kısa dönem bu konuda bir dehşet dengesi yaratarak aynı zamanda realist anlayışla azami güçlü olmanın mümkün olamayacağını gösteren bir dönemi başlatmıştı. Nükleer savaşta bir kazanan olmayacağının kesinliği güvenlik arayışında bir paradigma değişikliğine yol açmıştı. Soğuk savaş diye anılan bu dönemde taraflar bu dengeyi korumak için uçurumun kıyısına kadar geldikleri deneyimler de yaşadılar ve bu daha da dikkatli olmalarına yol açtı. Bunda patlayan nükleer bombaların yarattığı dehşet ve acılar, Hiroşima ve Nagazaki’den kurtulanların anıları canlı tutması kadar en çok bunu kullanmayı seçen ülke ve liderlerin medeniyete son veren bir “delilik” yapmış olacaklarına ilişkin ortak bir inancın oluşması etkili oldu. Şimdi Hiroşima’dan 70 yıldan fazla bir zaman sonra algılara şekil ve anlam veren rahatsız edici anılar soldu, haberler azaldı. Toplumsal hafıza bir kez daha silikleşti. Yeni gelen kuşaklar için yaşananların canlılığı sessizce yok oldu ve sıcaklığını hissetmek olanaksızlaştı. Soğuk savaşı karakterize eden ve dehşet dengesini kuran kalıcı korku artık yok olmuş gibi sanki. Bu yüzden nükleer güç sahibi ülkeler kendilerini daha rahat hissediyorlar bu konuda. Şimdi görülen o ki hakimiyet kurmak için düşman olarak gördükleri Rusya ve Çin’in karşısında azami güçlü olduklarına güvenen ABD ve İngiltere nereye kadar gidebileceklerini denemek arzusundalar ve üstelik daha ısrarcılar. Ukrayna’da savaşı kışkırtarak ve sürekli bir küresel yayılma-kuşatma hareketi ile amaçladıkları üstünlüğü sağlamaya çalışırken Tayvan üzerinden Çin’i kışkırtmakta tereddüt etmeyişleri de buna işaret ediyor.

Ancak “gerekirse kullanırım” diyen V.Putin(11) bir bakıma hayırlı bir iş yaparak dünyaya nükleer korkuyu yeniden hatırlattı. Buna karşılık ABD’de yapılan ve “nükleer çatışma tehlikesi olsa bile toplumun üçte birinin ordunun müdahalesini istediği sonucunu gösteren” anketler durumun ne kadar tehlikeli yöne doğru gittiğini gösteren ürkütücü bir göstergelerden biri.  (12) 

Bu savaş sadece Ukrayna’nın harap olduğu bir savaş değil. Aynı zamanda ABD ve İngiltere’nin dizginlerinden kopmuş küresel hakimiyet kurma hevesleri ve kibirli bir özgüvenle göze aldıklarını da gösteriyor. Olayların nasıl sonuçlanacağını bilmek mümkün değil ama şimdiden Ukrayna üzerinden geldikleri noktada başları dönmüş gibi. Eğer süreci belirleyen aktörler bilinçli politikalarının sonuçlarını hesap edemiyorlarsa geleceğimiz rastlantılara kalmış demektir.

Küba füze krizinde sadece böyle bir rastlantı ile dünya nükleer kıyametten kurtulmuştu. Rusya’dan Küba’ya doğru yola çıkan füzelere eşlik eden 4 Sovyet denizaltısından biri iletişimi koptuğu için Kennedy ve Kruşçev’in uzun telefon ve açıklamalar sonrası anlaştıklarından habersizdi. Denizaltılardan birini fark eden ve nükleer başlık taşıdığından habersiz ABD donanması ise ablukaya aldığı B 59 denizaltısının su altı bombaları atarak yüzeye çıkmasını sağlamaya çalışıyordu. Bunun üzerine denizaltının kaptanı savaşın başladığını sanarak nükleer bomba taşıyan torpidoyu fırlatmaya karar vermişti. Buna tesadüfen gemide bulunan bir Sovyet subayı engel olmayı başarır. “O zaman bu Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcına neden olurdu çünkü nükleer silahlı torpidoların kullanılması sadece Kaptanın ve Siyasi Subayın iznini gerektiriyordu. Ancak Vasili filo komutanıydı. Soğukkanlılığını kullanarak Kaptanı sakinleştirmeyi başardı ve denizaltıyı yüzeye çıkarak emir beklemek için onu ikna etti.”  (13) Kesinlikle bir nükleer savaşa neden olacak bu durumdan TSSB yaşayan ve radyasyon tedavisi gören Vasili’nin kaptanın arkadaşı olması nedeni ile tesadüfen denizaltıda görevlendirilmiş olması Dünya tarihini değiştirecek olası bir kıyametin önüne geçmişti. Bu olay ” Eğer mücadele sadece şaşmaz biçimde lehte olan koşullarda kabul edilseydi, dünya tarihini yapmak kuşkusuz çok kolay olurdu. Öte yandan “tesadüfler” hiç rol oynamamış olsaydı, bu çok mistik(esrarengiz) bir karakterde olurdu” (14)  diyen Marx’ı  yine haklı çıkarmış olsa da rastlantıların her zaman  mutlu sona yol açmayacağı gibi aksine bir felaketi de başlatabileceği açık. Böyle iken ABD ve İngiltere’nin süreci bir güvenlik ikilemine hapsedecek politikalarını ve daha önce “delilik” diye nitelendirilen bir cesaretle bunda ısrar etmelerini bugün Ukrayna’da savaşa neden olan sürece paralel düşünmemek olanaksızdır. Ya da tersini. Daha dehşet verici olan ise “delilik” yapabileceğini açıkça ifade eden Putin’e kendisi gibi olduklarını göstermeye çalışmaları. Hep birlikte en büyük güvenlik ikilemini, bir nükleer ikilemi inşa ediyorlar. Ama böyle bir durumda ilk kararı kimin verdiği sonucu etkilemeyecek.

Bu manzara karşısında akla ”ne yapmalı?” sorusu geliyor doğal olarak; Hem Ukrayna savaşı özelinde hem de iklim krizine yeni bir küresel tehlikenin eklenmesi karşısında ne yapmalı?

Bu savaşta dikkat edilmesi gereken en önemli şey Rusya ve Ukrayna’nın çatışmada asıl taraflar olmadığıdır. Açıkca görülen şey savaşta Rusya karşısındaki diğer tarafın aynı zamanda bu sürecin mimarı ABD ve destekçileri olduğudur; Ukrayna değil.  O zaman barışı da bu ülkeler sağlayabilir ancak. Bunun için gerçekten barış ve dünyanın geleceğini savunma iddiasında olan her ülke barış için uluslararası baskının ABD (ve Rusya) üzerinde kurulmasını sağlamalıdır. Ama bu yapılmıyor, aksine sorun bir Ukrayna- Rusya düzlemine çekilerek Rusya’nın zayıflatılmasına yönlendiriliyor. Bütün Avrupa ülkeleri de fonda abartılmış bir Rusya yayılmacılığı korkusunu üfleyen fısıltılar eşliğinde ABD’nin arkasında. Şimdi hepsi özgürlük ve barış için ama aslında ABD planlarının başarısı için Ukrayna’nın savaşmasını istiyorlar. Bir an için Ukrayna’nın Nato konusunda, Rus kökenlilerin yaşadığı bölgeler konusunda şöyle ya da böyle Rusya’yı ikna etmiş olduğunu ve savaşsız bir süreç geliştiğini hayal etmek ABD’nin durumunu ve olanların neye dayandığını kolayca gösterebilir. Kısaca AB ülkelerinin daha barışı önceleyen ve iş birliğini seçmeleri gerekirdi; Ukrayna’nın harap olduğu bu savaşta hiç kimse masum değil. Rusya’nın yayılmacı hevesleri olduğu doğru olabilir, ama ABD ya da İngiltere’nin ya da başka bir gelişmiş ülkenin hatta bizim Neo Osmanlıcılarımızın bile böyle hevesleri olmadığını söylemek mümkün mü? Ama bu heveslerin olması ile onu gerçekleştirme iradesini göstermek başka başka şeyler ve ikincisi için tıpkı tohumlarının yeşermesi gibi bu heveslerin hayata geçmesi için de mutlaka uygun koşulların olması gerekir. O zaman Ukrayna’da savaşın yeşermesi için toprağı sulayanların kim olduğuna bakmak gerekmez mi? 

Yeşiller açısından ise bu anlamda hem ilkesel hem de iklim krizi ve yeşil dönüşüm çerçevesinde bir politika izlemek önemli bir fark ortaya koyabilir. Ama ABD ve İngiltere’nin kurmak istedikleri emperyalist hakimiyet için yaratılan küresel “aurora” ne yazık ki demokrasi güçlerinin de gözünü almış durumda. Uzayan bu savaş gerek nükleer tehlike ile ve gerekse iklim krizini derinleştirici etkisi ile kendisinden daha büyük bir tehlike yaratıyor. Bunu seslendirmek yine en çok Yeşillerin misyonu olmalı.  BM genel sekreteri Guterres’in de dediği gibi savaş sırasında Rusya’dan petrol ve doğal gaz alımından vaz geçmek gibi adımların bile “karşılıklı garantili yıkıma” yol açma tehlikesi var. Guiterres Economist tarafından düzenlenen bir etkinlikte yaptığı konuşmada aynen şunları söyledi: “Ülkeler acil fosil yakıt arz açığı ile çok fazla tüketim yapar hale gelebilir. Bu durumda o ülkeler fosil yakıt kullanımını azaltmak için izledikleri politikaları ihmal edebilir ya da yarıda bırakabilirler. Bu çılgınlık. Fosil yakıtlara bağımlılık, karşılıklı garantili yıkımdır.”(15) 

Ve kuşkusuz yerden göğe kadar haklı.

Bu ve benzeri uyarıları yapan, savaşın asıl büyük tehlikeyi önleme çabalarını baltalamaması için yapılması gerekenleri söyleyen en başta Yeşiller olmalı.

Bugün pek çok ülkede yeşil partiler artık hükümet ortağı ve fakat aynı zamanda mevcut küresel düzen tarafından da sınırlanmış durumdalar. Dolayısı ile ilkeleri doğrultusunda bugün önlerinde zorlu bir sınav var. En önemlisi barış ve güvenliğin sağlanmasını bir öncelik olarak benimseyerek çatışma ve savaşı besleyecek adımların atılmasına engel olmak, savaşın karşısında yer almak durumundalar. Diğer bir yandan da iklim krizi ile mücadelede önceliklerin savaş nedeni ile değişmesine izin vermemek. Bu anlamda Nato’nun genişlemesi, silahlanma gibi adımlar Yeşil Partilerin onaylayacağı bir karar olmamalı. Aynı şekilde barışı sağlayacak adımları öne almalılar. Onlar iklim krizi koşullarında yaşanabilir bir dünyanın korunması, adil ve barış içinde birlikte yaşamayı sağlamak için hükümetleri zorlayıcı politikaları gündemin en üstünde tutmakta ısrarlarını korumalı, hakimiyet çatışmaları yerine ülkeler arasında iş birliği ve güveni sağlamak için çalışmalıdır. Savaş ve felaket rüzgarlarının esmeye başladığı bir zamanda bu iş çok daha zorlu olacak belki ama bunu savunacak cesareti en çok Yeşiller gösterebilir. Önümüzde ABD ve İngiltere tarafından başlatılan bu yeni hakimiyet mücadelesinin yol açacağı felaket mayınları ile dolu zor bir yol var. Bu yolda savaşı olumlayarak ilerlemek dünyada bu mayınları patlatacak adımları atmaya ülkeleri daha çok yaklaştıracaktır. Tek çare savaştan kaçınmak, bunun için mayınsız başka bir yol inşa etmek ve oradan ilerlemek.

Kaynaklar

  1. https://www.newstatesman.com/encounter/2022/04/noam-chomsky-were-approaching-the-most-dangerous-point-in-human-history
  2. https://www.ekathimerini.com/opinion/interviews/1183512/us-should-negotiate-end-of-ukraine-war-now/
  3. https://ichi.pro/tr/noam-chomsky-ukrayna-270602487310389
  4. Aynı yerde 
  5. https://tr.sputniknews.com/20220322/abd-baskani-biden-yeni-dunya-duzenine-onderlik-etmeliyiz-1054962133.html
  6. Joseph S. Nye ve Prof. A.Welch- Küresel çatışmayı ve işbirliğini anlamak, T.İş Bankası yayınları
  7. A.g.y.
  8. https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/cin-natonun-avrupayi-karistirdigini-soyledi-ve-asya-pasifikteki-rolu-konusunda-uyardi-1931171
  9. Aynı yazı
  10.  https://tr.euronews.com/2021/09/16/abd-ve-ingiltere-ile-anlasan-avustralya-nukleer-enerjili-denizalt-lar-insa-edecek
  11.  https://www.theguardian.com/world/2022/may/12/forgetting-the-apocalypse-why-our-nuclear-fears-faded-and-why-thats-dangerous
  12.  https://www.newsweek.com/third-americans-risk-nuclear-war-russia-ukraine-poll-1688473
  13.  https://missinginhistory.wordpress.com/
  14.  https://www.marxists.org/archive/marx/works/1871/letters/71_04_17.htm
  15.  https://tr.euronews.com/2022/03/21/bm-rusya-ukrayna-savas-n-n-iklim-krizini-koruklemesine-izin-verilmemeli
Önceki İçerikSÖYLEŞİ: Mehmet Ali Çalışkan
Sonraki İçerikEditörden