SEÇİME DOĞRU TÜRKİYE VE YEŞİLLER

Röportaj: Berkay Erkan

Mehmet Ali Çalışkan seçmen izleme odaklı araştırmalar yapan, Toplumsal Etki Araştırmaları Merkezi’nin kurucuları arasında yer almaktadır. İtibar sosyolojisi denilebilecek alanda sivil toplumun, özel sektör kuruluşları, siyasi partiler, uluslararası kuruluşlar gibi kuruluşların etkileri ve itibarı üzerine çalışmaları bulunmaktadır. Halen, bir düşünce kuruluşu olan Reform Enstitüsünün direktörlüğünü yapmaktadır. Enstitü seçimden sonraki olası yeni bir iktidar sürecinde, ekonomi, demokrasi ve adaletle ilgili reformlar üzerine çalışmaktadır. Siyasi partiler reformu, sivil toplum reformu, medya reformu gibi özellikle demokrasiyi güçlendirecek alanlarda çeşitli reform içerikleri üretmek için çalışmalar yürütmektedir.

Berkay Erkan.
Hoş geldiniz. Önce bir açıklama yapmam iyi olur sanırım. Yeşil Siyaset Dergisi olarak daha çok Yeşiller’in Türkiye’deki ideolojik, teorik, kuramsal bakışını desteklemeyi amaçlayan bir yayın düşündük. Fakat güncel gelişmeler o kadar yoğun ki ister istemez biraz onlara dönük de konuşmak gerekiyor. Şimdi biliyorsunuz Yeşiller Partisi kurulamama gibi bir problem de yaşıyor. Yeşiller Partisi’nin hala kuruluşu resmi olarak bitmedi, kabul edilmedi.

M.Ali Çalışkan. Halledilmemiş miydi?

B.E.  
Yok; yani hala Mahkeme sürecinde: Mahkeme bakanlığa sordu, yani sen alındı belgesini neden vermiyorsun diye. Cevap istedi buna ama cevap vermediler, ikinci defa bir tebligat çıkardı cevap verin diye bunun da süresi geçti ama şimdi o bekleniyor. Muhtemelen ona da cevap gelmeyecek ve mahkeme bir karar verecek, çünkü engel olan bir şey yok. Ayrıca bir karar verdiğinde o da uygulanacak mı, uygulanmayacak mı belli değil. Çünkü Türkiye’de durumlar böyle gidiyor. Mahkeme karar verse de isteyen uyguluyor istemezse uygulanmıyor.

Dolayısıyla bu seçim dönemi Türkiye’de yoğun geçecek ama Yeşiller Partisi bu anlamda bir aktör olamayacak. Buna karşılık bir siyasi faaliyet devam ettiriliyor. Mümkün olduğunca seçim sürecinde de bir şekilde rol oynamak, etkili olabilmek niyeti var. Yani bir yerlerde birtakım ittifaklar şunlar, bunlar olur olmaz bilmiyorum; ama bir takım talepler ve görüşmeler var. Dolayısıyla bu çerçevede YP kendisine bir perspektif açma ihtiyacında. Bu bağlamda sizin verileriniz, yaklaşımlarınız, önerileriniz, düşünceleriniz de bizim bu çabaya eminim epey bir katkı sunacaktır.

Ben CHP ile çalışmalarınız oldu diye biliyorum ama…

M.A.Ç.
Evet, CHP ile yerel seçim sürecinde ve bir yıl kadar da sonrasında sözleşmelerimiz oldu. CHP’nin Genel Merkezi ile birlikte çalıştık. 

B.E. 
Hala devam ediyor musunuz? Yani sözleşmeniz devam ediyor mu?

M.A.Ç.
TEAM’in CHP Genel merkezi ile şu anda yürüyen bir sözleşmesi yok. Başka siyasi partiler ve Ekrem İmamoğlu ile yürüyen araştırmaları var. Ama ben daha çok Reform Enstitüsü tarafındayım. Yani reform içeriklerine çalışıyorum. Seçmen araştırmaları bizim için tabii önemli. Üzerine epey çalıştığım konulardan bir tanesi oldu.

B.E. 
Şu anda elinizdeki son bilgiler neler? Yani nasıl bir değerlendirme var elinizde?

M.A.Ç.
Sahada yakın zamanda tamamladığımız kapsamlı bir araştırma oldu. Türkiye çapında büyük örneklemli bir  çalışma. Ama son bir yıl içerisinde 5-6 araştırma yaptık. Seçmen eğilimlerini takip ediyoruz. Rakamlar merak edilir genellikle, söyleyebileceğim çok genel şey şu: Cumhur İttifakının yüzde %53’ten %40’ın altına doğru gerileyen bir seçmen desteği olduğunu görüyoruz. Bu gerileme eğilimi de sürüyor. Altılı masanın toplamının ise yüzde 44-45’lik bir oy oranına ulaştığını görüyoruz. 

B. E.
Son günlerde daha düşük gösteriyorlar araştırmalarda.

M.A.Ç.
Kamuoyuna yansıyan araştırmalar da geniş bir salınım var. Cumhur İttifakını yüzde 35-36’ya kadar düşmüş bulanlar da var, eğilim de oraya doğru gittiği yönünde ama bizim bulgularımıza göre Cumhur İttifakı yüzde 38-40 bandında. Altılı masayı 44-45 bandında görüyoruz. HDP de yüzde 11-12 civarında görünüyor. Yani işte bunları topladığınızda yaklaşık yüzde 5-6 civarında bir ‘diğerleri’ karşımıza çıkıyor. Diğer kategorisinin de giderek büyüdüğünü gözlemliyoruz. Özellikle Zafer Partisi ve Yeniden Refah Partisinin bu kategori de başı çektikleri yansıyor istatistiklere.

B.E. 
Ben hep Cumhurbaşkanlığı seçimini merak ediyorum. Yani Erdoğan’ın oylarında hep söylem, oylarının AKP’nin daha üstünde olduğudur ya. Bu sürece baktığımızda sanki bu erimeden O da nasibini almış olmalı diye düşünüyor insan.

M.A.Ç.
Destek kaybından nasibini Erdoğan da alıyor. O da yüzde 35-40 aralığında görünüyor. Ak Partinin üzerinde Cumhur İttifakının altında bulunuyor genellikle. Yani Cumhur ittifakı yüzde 40 alıyorsa Erdoğan yüzde 37-38 civarında görünüyor. 

B. E. 
Yüksek bir oran sayılır hala.

M.A.Ç.
Geldiği yerden bakarsak hayli kaybetmiş diye de okunabilir.

B.E. 
Tabii bakış açısına göre, evet tabii.

M.A.Ç.
Başladığı yerle bugün olduğu yer arasında büyük fark var yine de.

B.E. 
Beklendiği kadar bir düşüş yok yani.

M.A.Ç.
Evet, yani henüz böyle keskin bir düşüş olduğu ve mutlaka seçimi kaybettiği, kaybedeceğini söyleyebileceğimiz bir düşüşten söz etmek kolay değil.

B.E. 
Bir de MHP bir direnç bandında galiba değil mi? Yani geldi geldi; yüzde 5- 7 arasında kaldı.

M.A.Ç.
Yüzde 6- 7 arasında MHP, bazen yedi buçuğu görüyor. 

B.E. 
Çekirdek oyuna dayandı diyebiliriz sanki. Şimdi bundan sonraki düşüşler daha çok AKP’den beklenecek.

M.A.Ç.
Evet oradan beklenmesi daha muhtemel ama böyle Zafer Partisi gibi, Cem Uzan gibi çıkışlar MHP’den de bir miktar tırtıklayabilir gibi görünüyor. Yani onlar da düşürebilirler MHP’nin oylarını; ama muhalefet kanadının yani Altılı Masa ve HDP kanadının MHP’yi düşürmesi şimdilik zor görünüyor. Yani oradan yeni oy kazanması zor görünüyor. Çünkü İyi Parti büyük ölçüde MHP’den alacağını almış durumda.

B.E. 
Sizin değerlendirmeleriniz ve sizin bakış açınızda bir soru sormak istiyorum. Bunu çoğu yerde soruyorum, aslında arkadaşlara, çevremde de soruyorum, çok ilginç bir durum var: Yani reel olarak, bugün Cumhur ittifakı tarafında bizzat kendilerinin bile kabul ettiği AKP’de de MHP’de de bir erime var. Yani bunu onlar da artık kabul ediyorlar.  Bu çok önemli; fakat bütün bu erimeye karşın Millet İttifakında sadece İyi Partinin oylarında artış görülüyor ve CHP’nin yine aynı yerde kaldığı görülüyor. Yani anlamlı bir şey yok, bir değişiklik yok.

Yüzde 27-28’leri gösteren de var tek tük; ama genel olarak yüzde 23-25 arasında oranlarda. CHP’nin bu durumunu, yani epeydir bu banda takılıp kalmasını ya da en azından beklendiği kadar yükselmemesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz, neye bağlıyorsunuz?

M.A.Ç.
Birincisi bu bulguyu bizim araştırmalarımız doğrulamıyor, yani bu hesabı paylaşmıyorum. Araştırmaların gösterdiği bu rakamsal durumu biz görmüyoruz. Bizim gördüğümüz şeyi söyleyeyim: CHP 27-28 civarında. Güçlü olduğu yerlerde daha da güçlendiğini, daha önce oy alamadığı özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu şehirlerde ise ciddi varlık göstermeye başladığını görüyoruz. Yüzde 30’u aşabileceği görülüyor CHP’nin.

Iyi Parti ise, yüzde 20 ya da yüzde 17-18 değil. Bize göre yüzde 12-14 aralığında. CHP’nin yükseliş trendinden daha hızlı yani İyi Parti daha fazla yükselmiş durumda. Ama öyle yüzde 20’leri konuşmak için henüz kuvvetli bir dayanağımız yok.  

B.E. 
Bu doğal tabii; aynı tabandan çekiyor zaten.

M.A.Ç.
Evet ama bu araştırmalarda şöyle bir şey var: Türkiye’yi temsil eden araştırmalarda düşük örneklem ile gidiliyor. Yani 1500-3000 örneklem arası anket yapılıyor. Mesela 1500 örneklem ile yapılan ankette uygulanan kotalar, 2018 deki oy oranlarına göre dağıtılıyor. Yani 1500 kişi ile görüşüyorsanız yüzde 10 almış İyi Partiyi 150 kişi ile temsil ediyorsunuz ve kimin kime oy vereceğini soruyorsunuz. Dolayısıyla bu 150 kişi ile temsil edilen İyi Partinin yüzde 100 arttığını görüyoruz. Yani yüzde 10 oy almış 2018’de; şimdi yüzde 20 oy alacağını buluyorsunuz o hesaba baktığımızda. Şimdi bu Türkiye toplumunun da siyasetinin de değişim dinamiklerine de uygun değil. Seçmenlerin oy verme davranışına da uygun değil.

Orada genellikle yapılan hatalardan biri şu oluyor; İyi Parti o dönemde 2018’de hem CHP’den hem MHP’den bir oy transferi yapmıştı kendisine. Ama seçim bir hafta sonra olacak olsaydı oyların yüzde 2’sini kaybediyordu. Yani onlar geldikleri yere geri dönüyorlardı. Dolayısıyla şimdi de mesela diyelim 100  kişi İyi Parti’ye oy vermiş; 100 kişiye uygulanan ankette bunların yaklaşık 20’si bu seçimde İyi Parti’ye oy vermeyeceğini söylüyor; yani 2018 de vermiş ama şimdi vermeyeceğini söylüyor. Bir kere bu düşme hesaba katılmıyor. Burada kararsızlar dağıtılırken de bu hesaba katılmıyor. Düşmeye göre hesaba katıldığında, İyi Parti yükseldiğinden daha fazla yükselmiş gibi bir resim ortaya çıkıyor. Bu durumda hesaplamalar yapılırken dolayısıyla önce bir matematik problemi var.

Evet İyi Parti yükselmiş ve en çok yükselen parti İyi Parti olmuş. Mesela yüzde 13’e geldiğinde oylarını yüzde 30 artırmış olacak İyi Parti. Yüzde 30 oy arttırmak önemli bir büyümeyi ortaya koyuyor; ama şimdi yüzde 20 destek buluyor dediğinizde, oylarını 2018’e göre yüzde 100 artırmış, 2018’den bu yana kaybettiği oyları da katınca yüzde 120 arttırmış gibi duruyor. 

B.E. 
O zaman buradan şöyle bir sonuç çıkıyor mu? Deva ve Gelecek bir sürpriz yapabilir mi?

M.A.Ç.
Biz sahada henüz bunu görmüyoruz.

B.E. 
Çünkü Onlar da 2018 de hiç yok. Yani aynı şekilde kararsızlara göre dağılım vs bir matematik problemi olabilir.

M.A.Ç.
Olabilir ama şu an bizim sahalarımızda gördüğümüz şeyi söyleyeyim: Deva ve Gelecek Partilerinin toplam oylarını yüzde 2,5-3 civarında görüyoruz. Yani, dolayısıyla onlar da öyle büyük bir varlık gösterebilmiş değiller seçmen nazarında. Orada da öyle çok büyük bir oy toplanmış görünmüyor. Mesela yükselen partiler görüyoruz: Yeniden Refah Partisi’nin şu an Saadet Partisinin üzerine çıktığını görüyoruz.

B.E. 
Enteresan, bunu neye bağlıyorsunuz?

M.A.Ç.
Henüz güçü argümanlar ileri sürmek için yeterince olgunlaşmış veriler yok ama tabii Erbakan faktörü olabilir. AK Parti’de uzun süre kalmış ve AK Partiyi terk etmeye karar vermiş daha mütedeyyin topluluklar Saadet Partisine değil de Yeniden Refah’a gitme eğilimini daha fazla gösteriyor olabilirler. Ancak bazı yorumlar yapmak mümkün. Saadet partisini daha etik politik bir yerde görürlerken Yeniden Refah Partisi’ni, Erbakan’ı daha pragmatik politik bir yerde görüyor olabilirler. Yani AK Parti ile de işbirliği yapma potansiyelini daha pragmatik buluyorlardır belki. Ya da Altılı Masaya girmeme davranışını ve CHP ile işbirliği yapmama davranışını daha politik buluyorlar; kendi politikalarına daha uygun buluyorlar.

B.E. 
Ama farklı bir durum da oldu: F. Erbakan önce Erdoğan’a bir yeşil ışık yaktı; fakat sonra galiba tabandan gelen bir tepki ile -ki öyle bir ifadesi de oldu- vaz geçti ve ”bu bizi destekleyenlerin, tabanımızın tepki göstermesine yol açtı” diye bunu kapattı. Belki bunun da etkisi vardır.

M.A.Ç.
Olabilir ama Kılıçdaroğlu’nun aday olduğu bir seçimde ona oy vermeyeceklerini de söyledi. Dolayısıyla oranın politik pozisyonu, temsil açısından ve şartlarını ortaya koyma açısından daha yakın bulunuyor olabilir o  seçmen grubunda. Ve şu anda görüyoruz, yani yükselişini görüyoruz. Tabii başka yükselen birisi de Zafer Partisi oldu. Yani istatistiğe yansımaya başladı. Bizim kimi araştırmamızda yüzde 2’yi gördü. Mülteci meselesinden sonra kimi araştırmalarda da yüzde 3’ü gördüğünü biliyorum. Henüz bunlar gerçekleşen, yani gerçekleşmesi garantilenmiş oylar olmayabilir. Henüz mülteci meselesinden dolayı öfkesi yüksek bir grup seçmen aslında oy tercihini göstereceği partinin bu konudaki politikalarını yumuşak bulduğu için bir protesto davranışı olarak onu işaret ediyor olabilir. Dolayısıyla bu oy gerçekleşmeyebilir; ama bugün yaklaşık yüzde 2‘lik bir seçmen grubu -ki bu hatırı sayılır bir rakam- Zafer Partisine oy vermek istediğini dile getirmeye başlamış durumda.

Şimdi Cem Uzan topa giriyor; aday olacağını söyledi. Üstelik çok somut vaatlerde bulunuyor. Bilmiyorum o nasıl etkiler, henüz yansımış değil.

B.E. 
O cumhurbaşkanlığına da aday olacak galiba.

M.A.Ç.
Oraya da aday olacağını söylüyor, evet. şunu söyleyebiliriz. Cumhur ittifakı’nın bugünkü rakamlarla bakınca yüzde 35’i var gibi görünüyor. Bunu yüzde 40’a a taşıyabilir; yüzde 40- 41’e de taşıyabilir; bilmiyorum. 

B.E. 
Ya da düşürebilir.

M.A.Ç.
Evet yani yüzde 30-40 aralığında bir yerde salınabilir. Altılı Masa da bir süre 37-42 arasında salındı. Şimdi yüzde 44’ü görüyoruz. HDP’nin oyunun büyük ölçüde yüzde 11-12 civarında sabitlendiğini görüyoruz. O desteğini koruyor, öyle görünüyor.

B.E. 
Türkiye İşçi Partisi gibi o ittifakın içinde olanlar dahil mi buna?

M.A.Ç.
Evet tabii dahil. İşçi Partisi henüz istatistiğe kendi seçmeniyle yansıyabilmiş değil.

B.E. 
Oradaki ittifakın şekillenmesi de daha belli değil. Bakalım nasıl olacak.

M.A.Ç.
Değil ama, gördüğüm kadarıyla TİP seçmenleri sol ittifakın içinde olacağını varsayıyor.

B.E. 
Evet peki Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili projeksiyon var mı hiç sizin elinizde?

M.A.Ç.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde şöyle bir resim çıkıyor, kararsızlar yüzde 15 civarında. Yüzde 85 bu konuda pozisyonunu ortaya koyuyor. Bu yüzde 85’in yüzde 35’i Erdoğan’a oy vereceğini söylüyor. Rakibine oy veririm diyenler ise yüzde 50’nin üzerine çıkıyor.

Rakibin kim olacağına bağlı olarak da oy davranışlarında değişiklikler görüyoruz. Yani şu anda Erdoğan’a rakip 3  potansiyel aday var gibi görünüyor. Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu ve Kemal Kılıçdaroğlu potansiyel adaylar gibi görünüyor. Araştırmalar Erdoğan karşısında en açık farkı yakalayanın şu anda Mansur Yavaş olduğunu gösteriyor. Yani Erdoğan yüzde 35’te kalırken; Mansur Yavaş çıplak oylarda yüzde 50’yi görüyor. Daha sonra kararsızlar dağıtıldığında yüzde 40-60 gibi bir rakama çıkıyor.

B.E. 
Mansur Yavaş’a HDP oy vermez herhalde?

M.A.Ç.
Henüz Kürt seçmenlerin Mansur Yavaş’a oy vermeyeceklerini, böyle güçlü bir şekilde ifade ettikleri bir oy davranışı görmüyoruz. Onu biraz  şartlara bağladıklarını görüyoruz aslında. Yani mesela Mansur Yavaş, Altılı Masanın ortak adayı olur ve ittifakın çizdiği bir politik program etrafında disiplinli bir şekilde durursa ve ittifakta özellikle CHP  kanadından Kürt meselesini ittifakın masasında tutacağını seçmene garanti ederse, HDP ya da Demirtaş da oy vermeme çağrısı yapmazsa, oy vermem demiyor Kürt seçmeni. Ama şu da net görünüyor: Kürt seçmenin öncelikli tercihi Ekrem İmamoğlu, ikinci tercihi de Kılıçdaroğlu gibi görünüyor.

B.E. 
İmamoğlu’nun şansı var mı sizce aday olmakta?

M.A.Ç.
Bunlar tabi seçmenin tutumları. Cumhurbaşkanının kim olacağına seçmen karar verecek. Ancak adyın kim olacağına Altılı Masa liderleri karar verecek. Şu an masada bunun tartışıldığına dair işaretler yok. Ancak liderlerin bu tartışmaya hangi argümanlarla katılacaklarına dair göstergeler var. Şimdilik konu doğrusu masada bile değil, henüz sahada. Altılı ittifakın aday konusunu tartışmasının henüz şartları oluşmuş görünmüyor. Onun içinde adayı açıklamakta acele etmediklerini düşünüyorum. Henüz şunu görüyoruz: Mesela son bir senedir yapılan araştırmalarda her 3 isim için de istatistikler dalgalandı. Yani 2020 sonunda Ekrem İmamoğlu seçmen desteği açısından daha önde bir resim ortaya koyuyordu. Kılıçdaroğlu 7-8 civarında bir destek buluyordu. Mansur Yavaş da İmamoğlu’nun altında seyrediyordu. Ama 2022’nin yazına geldiğimizde Mansur Yavaş seçmen desteğinde diğer isimlere göre öne çıkmış görünüyor. Kılıçdaroğlu hayli yükselmiş, Erdoğan’la başa baş olabilecek bir seviyeye gelmiş durumda. Ama en az seçmen desteğine sahip olan Kılıçdaroğlu bile yarışabilir görünüyor şu an Erdoğan karşısında.

B.E. 
Ben Kılıçdaroğlu’nun adaylığının son dönemde bu kadar çok konuşulur hale getirilmesinin -CHP’de dahil buna, çünkü altılı masada sessiz kalarak zımni onay veriyor gibi sanki- bir taktik olduğunu düşünüyorum. Böyle bir soru var kafamda yani: Kılıçdaroğlu aday olmayacak esasında ama, gerçek aday olacak ismi bir şemsiyenin altına saklama gayreti gibi de bir acaba sorusu geliyor aklıma. Tam zamanında, iyice kendi içlerinde oturup bu işi konuşup bitirip halledip ondan sonra söyleyecekleri zamana kadar böyle bir zaman kazanmak, bir rahat ara dönem kazanmak gibi görünüyor. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun aday olup seçilmesi halinde çok çok önemli başka bir problem var. CHP’nin başında kim kalacak? CHP gibi içinde çok çeşitli grupların olduğu bir partide bayağı bir problem bu. Bunu da düşünerek böyle bir acaba sorusu taşıyorum; bilmiyorum katılır mısınız?  Dolayısıyla geriye Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu kalıyor galiba. Sürpriz bir adayın çıkması ihtimalini zor görüyorum. Şimdi sizin anlatımınızdan ben Mansur Yavaş’ın adaylığını biraz daha zor diye düşünüyordum. Hani HDP oy vermez falan diye. Fakat evet böyle bir şey de olabilir. Bu nedenle adaylığı herhalde sürpriz olmayacak bundan sonra benim için de.

M.A.Ç.
Yani tabii şunu bilmiyoruz, Mansur Yavaş henüz sahaya çıkmış. Türkiye’nin toplumsal, ekonomik, adalet, demokrasi gibi meseleleri etrafında konuşmuş değil. Bütün bunları bilmiyoruz. Kürt meselesi hakkında konuşmuş değil. İşte Van’daki belediye başkanları çalıştayından bir görüntü ortalığı bir anda sarsıverdi. Yani inşallah, Selahattin Demirtaş gibi.

B.E. 
“İnşallah demedi” diye açıklama yaptılar.

M.A.Ç.
Tartışılması bile ortalığı bir anda sarıverdi. Dolayısıyla böyle vakaların olma potansiyeline yok diyemeyiz. Böyle vakalar oldukça da bugün olduğu yerin etrafında kalamayabilir; yani Kürt seçmen ya da CHP’nin sol seçmeni açısından. Çünkü öyle bir sol seçmeni var CHP’nin. Böyle ikinci partisi HDP olan bir seçmen grubu da var. Çok büyük bir seçmen grubunu oluşturmasa da öyle bir grubu da var ve onlarında desteğini almakta zorlanabilir. HDP’’nin desteğini almakta zorlanabilir. Birde bu öyle bir seçim ki, 2-3 puan kaybettiğinizde seçimi kaybediyorsunuz; yani şimdi böyle açık ara gibi görüntü yok. Ama bu seçimin kampanya dönemi başladığında ve bu dinamik bir rekabete döndüğünde işler böyle gitmeyebilir. Onun için zaten tam da bu nedenle yani bir yıl önce Ekrem İmamoğlu çok güçlü bir pozisyondaydı. Aradan bir yıl geçtikten sonra bir miktar irtifa kaybetmiş görünüyor. Bir yıl önce Kılıçdaroğlu hiç resimde değildi; şimdi resmin önemli bir aktörüne dönüşmüş görünüyor. Bir yıl önce Mansur Yavaş bugün olduğundan daha zayıf bir toplumsal desteğe sahip gibi görünüyordu. Ama bütün bunların, bir yılda değişen bu resmin, 6 ay sonra da değişme potansiyeli var. Dolayısı ile seçime yaklaştıkça adayın ortaya çıkma koşullarının oluşacağını düşünüyorum. Altılı masa önce güçlendirilmiş parlamenter sistem meselesini halletti, geride bıraktı. 10 maddelik temel ilke ve hedefler metni ortaya çıkardı. Onu da şimdi geride bıraktı ama yavaş yavaş Türkiye’nin temel meselesine yani ekonomi meselesine nasıl bir çözüm koyacak? Demokrasi, adalet meselelerinde, karar mekanizması, geçiş süreci, Türkiye’nin yönetilme mekanizmasını nasıl olacağına dair bir takım konularda anlaşmış ve uzlaşmış olması gerekiyor ki ilan ettiği adayı da bu anlaşmanın içinde onu temsil eden biri haline getirebilirsin. Şimdi bu bunlar oluşmadığı için bütün bunlar oluştuğunda dinamik bir rekabetin içinde onu temsil etme kabiliyeti en çok kimde olacak onu henüz tartıyorlar sanırım. Tartışma henüz serinkanlı, siyasi meşruiyet içeren rasyonel bir zemin kazanmış değil. Kılıçdaroğlu etrafında yürüyen tartışma da bunu gösteriyor.

2018 de İyi Parti’yi seçime sokma sokmak için 20 milletvekilini oraya vermesi; 2019 da çok iyi Belediye Başkanı adayları ile seçime girilmiş olması; bu kararları vermiş olması; ittifaka öncülük edebilmiş olması 2019’da ve ayakta tutabilmiş olması; Millet İttifakı ile 6 siyasi partiyi bir araya getirme liderliğini gösterebilmiş olması; onu siyasi meşruiyet açısından herkesten daha avantajlı kılıyor.

Ama ne tartışılıyor O’nun etrafında? Seçmen desteği, seçilebilirlik, kazanabilirlik gibi bir tartışma yürütülüyor. Şimdi burayı oluşturmaya çalıştığını düşünüyorum ben esas CHP’nin ve onu test ettiğini; sahada bu mitinglerle de onu test ettiğini düşünüyorum.

Ama öteki adaylar açısından baktığımızda, onların da siyasi meşruiyeti Kılıçdaroğlu kadar güçlü değil, Ama seçmen desteği açısından mesela daha iyi durumdalar. Masa aslında karar verirken herhalde finalde bu tür bazı kriterleri dikkate alacak. Siyasi meşruiyet, ittifakı bir arada tutabilme becerisi, ittifakın, iktidarın paylaşma döneminden sonra sürdürülebilirliğini sağlama becerisi, dinamik bir kampanyada Erdoğan’la rekabet edebilme becerisi gibi konular gündeme gelecek diye tahmin ediyorum. Bütün bunların karar için yeterince olgunlaşması gerekiyor ki bir adayda karar kılınabilsin. Onun için bugün mesela isimler etrafında yürüyen tartışma bana bir magazin tartışması gibi geliyor. Yani bütün bu şartlar henüz oluşmadığı, bir karar için parametreler yeterince olgunlaşmadığı için henüz, böyle bir barometre tutuluyor; bugün Kılıçdaroğlu 5 puan kazandı, Imamoğlu 3 puan kaybetti, Mansur Yavaş inşallah dedi, gitti 5 puan gibi. Öyle değil tabii hayat.

B.E
Evet daha zaman var. Bu konuda en iyi fikir sahibi olan sizin gibi, projeksiyonları ellerinde tutanlar, seçmen davranışı en çok ne etkiliyor ve nasıl diye araştırma yapanlar. Tabii ki ekonomi şu anda gündemde; ama özellikle geçmiş seçimdeki davranışını değiştirme potansiyeli çerçevesinde ele alırsak; AKP seçmeni, MHP seçmeni veya CHP seçmeni fark etmez, ne etkiliyor ya da etkileyecektir size göre?

M.A.Ç.
Yani seçmenin kararını etkilemesi muhtemel gündemleri var. Yani her konu karar etkileme gücünde değil. Mesela bugün sağlık sistemini tartışmak seçmenin memnuniyetsizliğini arttırabilir. Hükümetten memnuniyetsizliğini arttırabilir, ulaşımı tartışmak gibi…Böyle şeyler memnuniyetsizliğini arttırabilir; ama bunlar mesela duygu kuvvetinde oluyorlar. Bazı konular ise kanaat kuvvetinde oluyorlar; bazı konularsa karar kuvvetinde oluyorlar. Dolayısıyla bugün karar kuvvetinde olan 3 tane çatı başlık olduğunu düşünüyorum. Ekonomi, adalet ve demokrasi.

B.E. 
Ben de tam bunu soruyorum; yani ben genel olarak daha kapsayıcı olan bunun gibi şeyleri soruyorum. Yani tabii ki demokrasi; ama hükümetin tabanında böyle bir talep var mı?

M.A.Ç.
Mesela ekonomi ile başlayayım: seçmenler ekonomiyi şu anda siyasetin, muhalif siyasetin tartıştığı kavramlarla tartışmıyor. Türkiye muhalefetine baktığımızda; dövizin gidişatı, faizlerin durumu, Merkez Bankası’nın Başkanlığı gibi konular tartışılıyor. Ama mesela seçmenlerin gözünden ekonomiye baktığımızda konular bunlar değil. Mesela geçim, barınma, ısınma gibi yani gündelik hayatın ekonomisini konuşuyor seçmenler. Dolayısıyla muhalefetten beklediği şey, ekonomiyi kurumsal kurallar vs. düzeyinde değil de kendi gündelik hayatındaki acil sorundan onu nasıl çıkaracağına ilişkin bir tasarım, bir plan ve bir liderlik görmek istiyor. Aslında henüz bunu görmüyor. Şimdi bu, Ak Parti’nin bütün bu süreçlere rağmen niye oyunu böyle bir çığ gibi kaybetmediği sorusunun esas cevaplarından biri. Yani seçmenin memnuniyetsizliği var hükümetin ekonomi politikalarından; ama muhalefetin konuştuğu kavram setiyle bakmıyor meseleye; başka bir perspektiften bakıyor.

Adalet meselesi de öyle. Türkiye’nin muhalif siyaseti adalet meselesini daha çok siyasi davalar ekseninde konuşuyor. Gezi davası, Kaftancıoğlu davası, İmamoğlu davası işte vesaire ya da ne bileyim, konser yasakları gibi konular etrafında konuşuyor; ama seçmen adaleti orada konuşmuyor. Seçmen, adaleti; gelir adaleti gibi, sosyal adalet gibi, liyakata dayalı fırsat adaleti gibi konular ekseninde konuşuyor. Yani çocuğu işe girmek için torpil bulamadığı için onun yerine torpille alınmış başka birinin vakasıyla karşılaştığı zaman adaleti konuşuyor; ya da mesela geçinemez hale gelince ‘bir dakika bu kaynaklardan ben niye geçinebilecek payı alamıyorum’ diye baktığındaki gelir adaletini düşünüyor; ya da sosyal adaleti, ‘ben işsiz kalıyorum çünkü ben Kürdüm’ dediği zaman ya da ‘ben cinayete uğruyorum çünkü ben kadınım’ dediği zaman bir sosyal adalet meselesini konuşuyor. Bunlar karar kuvvetinde; yoksa soyut adalet kavramı karar kuvvetinde değil; ya da soyut ekonomi kavramı da karar kuvvetinde değil. 

Demokrasi meselesinde de şöyle bir şey var: Seçmenin ‘madem 6 parti bir araya geldiniz ve Türkiye’yi 6 parti olarak yöneteceksiniz; bana şunu nasıl yöneteceğinizi bir anlatın’ diyor. Mesela demokrasi bu demek aslında seçmen açısından bakınca; yoksa karar mekanizmasının Cumhurbaşkanlığı sisteminden parlamenter sisteme geçişi değil tek başına. Seçmene baktığımız vakit, bu sorunların çözümünün sağlanmasını öncelikle istiyor; ama siyaseti nasıl konuşuyor? Muhalefet siyaseti, demokrasiyi, karar mekanizmasının yapısını değiştirmekle ilgili konuşuyor. Bu tabii demokrasi açısından çok önemli; ama bugün mesela ekonomi iyi gitseydi Cumhurbaşkanlığı sisteminden memnuniyetsizlik bu seviyelerde olmayabilirdi.

Dolayısıyla bu ikisi arasındaki bağı da görerek konuşuyorsak, muhalefet bloğunun üç karar kuvvetinde konusu dediğim bunlar, bunların altını nasıl doldurduğu önemli. Bu muhalefet bloğu henüz orada seçmene şunu kanıtlayabilmiş değil: seçimi kazandıktan sonra Türkiye’yi yönetebileceğini kanıtlayabilmiş değil; yani iyi yönetebileceğini kanıtlayabilmiş değil. Seçmen, memnuniyetsizlikte muhalefetle el sıkışıyor. Yani Türkiye’nin bugünkü sorunlarının ne olduğunda el sıkışıyor. Bunların sorumlusunun hükümet olduğunda da el sıkışıyor. Ama bu sorunlardan Türkiye’yi muhalefetin çıkaracağı konusunda henüz el sıkışmıyor. Onun için de bu oy geçişlikleri ya tam gerçekleşmiyor ya da aralarda gri alanlarda bu kararsızlarda veya işte geçici bir yerde park etme şeklinde ortaya çıkıyor.

B.E. 
Peki Erdoğan’ın çok büyük çaba harcadığı parayla savaşı sırasında dışarıda bir şeyler başararak ya da başarmış görünerek gerçekten hiç siyasette anlamlı bir şey kazanabilir mi?

M.A.Ç.
Ben onların artık karar kuvvetinde değil de duygu kuvvetinde olduğunu düşünüyorum. Yani burada takındığı tutum mesela gururlu ve yumruğunu masaya vuran dirayetli lider halinin bir duygu kuvveti olduğunu düşünüyorum; ama seçmenlerin şu anda gündelik hayatlarında gündelik pratik hayatlarında acil meseleleri o kadar ağırlaşmış durumda ki, duygu kuvvetindeki konular sempati yaratsa bile oya dönüşme potansiyeli giderek zayıflıyor. Ama şu olabilir: Rusya ve Ukrayna arasındaki gerilime, bu işgale gidip arabuluculuk yapar; bu arabuluculuk, oradaki buğdayı Türkiye’ye ucuza getirmeyi başarır ve buradaki enflasyon düşüşü üzerinde olumlu bir etki yaratacak olursa, bunun yeniden seçmende yankısı olabilir; ama bu da bir dış politika becerisi değil, ekonomideki beceriye dair bir durum olur.

B.E. 
Bence biraz da “ölme eşeğim ölme” durumu gibi olur bu.

M.A.Ç.
Tabii. O zaman geriye ne kalıyor elimizde? Yumruğunu masaya vuran, gururlu ve dirayetli lider kalıyor.

B.E
Ama bu duygusal bir şey.

M.A.Ç.
Evet, duygu kuvvetinde; karar kuvvetinde değil, bana kalırsa.

B.E. 
Buradan biraz daha spekülatif alana geçeceğim. Sizin söylediklerinize ben de katılıyorum. Muhalif kanatta sadece 6’lı masa değil, dediğiniz kriterleri yerine getiren bir başka parti de yok aslında. Yani masada olmayan bir HDP, soldan bir parti veya… Aynı zamanda Fatih Erbakan’ın Yeniden Refah Partisi veya Zafer Partisi veya Muharrem İnce’nin Memleket Partisi gibi partilerin de seçmeni bu anlamda karar kuvvetinde etkileyecek bir malzemeleri yok; program ya da vizyonları yok. Burada Yeşiller Partisi gerçekten hiçbir sorun yaşamadan yola çıkmış, çıkabilmiş olsaydı ve geniş örgütlenmeye ulaşabilseydi, bu manzara içerisinde söylemleri ve buna benzer birtakım şeylerle daha çok projektörleri üzerine çekerdi gibi geliyor. Daha görünürlüğünü artırır  hatta hatta sanki bu partiler arasında belki seçmenlere ulaşma konusunda o kadar gücü olmadığı için yeterince kendisini anlatma fırsatı olmayabilirdi ama en azından bu var olan muhalif partiler arasında bir rekabete veya bir itici role sahip olabilirdi gibi geliyor. Buradan görüşlerinizi alarak Yeşillere doğru getirmek istiyorum konuyu sizinle.

M.A.Ç.
Ben buna çok katıldığımı söyleyeyim bir kere; yani Türkiye’de şu anda bir boşluk yaşanıyor.

B.E. 
Yeşil bir boşluk görünüyor şu anda benim gözümde.

M.A.Ç.
Evet, ben uzun bir süredir Türkiye’de bunun olduğunu düşünüyorum. Özellikle Yeşiller Partisi’nin bu dönemde kurulamamış ve seçimlere giremiyor olmasının yeni seçmen nazarında bugün kazanabileceği önemli bir alanı kaybettiğini düşünüyorum.

B.E. 
İktidar bunu iyi gördü o zaman diye düşünmek gerekiyor sanki.

M.A.Ç
Olabilir. Çünkü yeni seçmendeki en büyük grubu kararsız yeni seçmen oluşturuyor. Yani ilk defa ya da ikinci defa oy kullanacak olanlar yani neredeyse yüzde 40 civarında. Bu kararsızlığın arkasındaki temel dinamik de şu: ne iktidar ittifakının -Cumhur İttifakının-, ne de muhalefetin -Altılı Masanın- ya da HDP’nin kendilerine umutlu bir hayat vaat etmediğini düşünüyor gençler. Ama mesela dünyanın şu andaki gidişatına baktığımızda önemli bir ekonomik fırsat dalgasının ortaya çıkmakta olduğunu görüyoruz. O da yeşil dönüşüm ve dijital dönüşüm diye adlandırılıyor. Bu dönüşümü yani bu yeni ekonomik fırsat dalgasını gençlerle buluşturabilecek, orada bir umut yaratabilecek olan bir siyasi partinin bu konuyu sahiplenemediğini görüyoruz. Hiçbir siyasi parti bu konuyu sahiplenmiş değil. Çünkü ontolojisi yani var oluşuna uygun değil bu partilerin hiçbirinin; ama Yeşiller Partisi’nin buna bir uygunluğu vardı. Bir tarafı bu.

Bir tarafı da bu yeni genç kuşağın siyasetle ilgili umutsuzluğunun, özgürlük talebini karşılamayan bir tarafı da var ve bunu da Yeşiller Partisi oraya vaat edebilirdi. Yani Yeşiller Partisi Türkiye’nin yeni kuşak seçmenine bir yandan özgürlük vaat ederken bir yandan da ekonomik bir fırsat dalgasını, bu dalgaya onu ancak kendisinin taşıyabileceğini söyleyebilirdi. Bu dönemde bu her zamankinden daha fazla.

B.E. 
Dergi olarak bizim duyduğumuz kadarıyla Yeşiller Partisinde bu günlerde kendi içinde bir tartışma var Ittifaklar ve seçim sürecine dair. Kendisi bir parti olarak ya da Yeşiller olarak sürece nasıl dahil olabileceği doğrultusunda bir takım söylemlerle ilgili tartışmalar, konuşmalar var. Yani nerelerden girse size göre daha çok ses getirebileceğini düşünürsünüz? Gençlik kesimi örneğin bunun bir parçası işte biraz önce söylediğiniz. 

M.A.Ç.
Burada birkaç tane şeyin olabileceğini düşünüyorum: Bir tanesi bu ekonomi gündemi çok önemli ve  Yeşiller Partisi’nin buraya dair sözünün olabileceğini düşünüyorum ki Avrupa’daki yeşil hareket’e baktığımızda buraya dair bir sözü var. Onu kurabileceğini düşünüyorum. Ikincisi adalet ve demokrasi tarafında da önemli bir sözünün olabileceğini düşünüyorum ve bunu da  yani şunu kastediyorum, esas olarak ekonomi meselesini iklim meselesine bağlamak. Iklim meselesini adalet meselesine bağlamak, oradan bir yeni demokratik hat önermek. Yeşiller Partisi’ne diğer partilere olduğundan daha uygun görünüyor bana, daha onunla örtüşebilir görünüyor. Bu üç karar kuvvetindeki konuyla da Yeşiller Partisi bence Türkiye’nin siyasi tarihi içerisinde hiç olmadığı kadar bu dönemde örtüşebilirdi. Ama bu olmadı. Yani burada kaçırılmış fırsatın ben bu olduğunu düşünüyorum; ama bence bir fırsat alanı daha var.O da ittifak siyasetinin şu an çalışıyor olması. Dolayısıyla bu muhalefet ittifakı içerisine CHP’yi mesela bir köprü yaparak Yeşiller Partisinin dahil olması ve oraya bu tür yenilikçi politika önerileri taşıması, kampanya döneminde muhalefet ittifakının elini de çok güçlendirme potansiyeli taşıyor, bana kalırsa. Dolayısıyla Yeşiller Partisinin kurulmamış bir parti olsa bile muhalefetin elini güçlendirecek hala elinde araçlar, imkanlar ve orada olmayan yenilikçi bir söz söyleme potansiyeli var ve bunu kullanması çok uygun olur gibi geliyor bana. Tabii oralarda buna ne kadar alan açılır bilmiyorum.

B.E. 
Bu sırada kendi söylemleriyle tabii yaklaşabilir ise eğer, yani partinin de buna cevaz veren bir parti olması gerekiyor. Böyle bir ilişki olması gerekmiyor mu?

M.A.Ç.
Evet tabii yani HDP de olabilir bu, CHP de olabilir gibi geliyor bana. Çünkü şöyle bir sorun vardı. Yani CHP şu anda kararsız olmayan genç kuşakta birinci parti olmuş durumda. Yani CHP pek çok seçmen kümesinde birinci parti değil; ama orada birinci parti. Ama orayı da kuvvetlendirmeye ihtiyacı var; çünkü oranın kararsızları çok büyük bir küme. O kararsızları da kendinde toplayabilmek için orayla bağ kuracak yeni araçlara, yani hem söylemsel araçlara hem politik araçlara ihtiyaç duyuyor. Bunu sağlayabilmek için Yeşiller Partisi’nin kendi kimliği ile de oraya katılarak gençleri buraya taşıması mümkün olabilir; bir kanal oluşturulması mümkün olabilir. Kaldı ki bunu kanıtladığında Yeşiller Partisi bir sonraki seçime parti olarak girdiğinde kendi seçmen grubunu oradan büyük ölçüde alarak çıkar. Zaten çıkacağı vakitte böyle bir stratejiye imkan veren bir zemin olduğunu düşünüyorum.

B.E. 
Evet, ben de katılıyorum size. Peki elinizde hiç başka tema üzerinden çalışmalarınız var mı? Ben şunu merak ediyorum örneğin, toplumun şu anda Avrupa Birliği konusuna ne kadar önem verdiğini. Tamamen gündeminden çıkarmış gibi görünmesine rağmen hala önemseyip önemsemediğini, bu söylemin seçmen davranışında etkili olup olamayacağını da merak ediyorum. Bu konuda var mı bir fikir verebilecek çalışmalarınız.

M.A.Ç.
Şunu söyleyebilirim yine,  böyle bir meselenin bir politik tarafı var; bir de duygusal tarafıyla pragmatik tarafı var. Şimdi Türkiye’nin duygusal tarafı açısından baktığımızda, Batı ile seçmen arasındaki mesafe açılmış görünüyor; Batı karşıtlığı güçlenmiş durumda görünüyor. Ama aynı zamanda Avrupa Birliğine girmek istiyor. “Avrupa’dan hoşlanıyor musunuz?” sorusu “hoşlanmıyorum” diye karşılanıyor. “Peki AB’ye girmek ister misiniz?” sorusu, “Avrupa Birliğine girmek isterim” diye karşılanıyor. Dolayısıyla Türkiye toplumu Batı vizyonunu kaybetmiş değil; ama batı ile ilgili şüpheleri güçlenmiş bir durumun içerisinde. Onun için, yani sadece Avrupa Birliği değil de toplamda bir batı hikayesi, Türkiye’de bir süredir iktidar sözcüleri tarafından anlatılıyor. Batı karşıtlığı batı ile köprüleri atmak, Rusya ile daha fazla yakınlaşmak vs gibi bir alanda politika yapılıyor. Şu anda bu toplumda bir etki yaratmış ama duygu kuvvetinde. Pragmatik taraftan baktığımızda yurt dışına gitmek isteyen gençlerin oranı ya da yetişkinlerin de öyle, yüzde 50 lerin üzerine çıkmış durumda. Hayatını başka bir ülkede sürdürmek; peki nerede sürdürmek istiyorlar? Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de, Amerika’da filan sürdürmek istiyorlar. Dolayısıyla Türkiye toplumu, hem kendi kişisel geleceğini hem de ülkenin refah açısından geleceğini hala Batıda görüyor.

B.E
Bu önemli bence. Kılıçdaroğlu, son günlerde bir Avrupa Birliği söylemi başlattı. Şimdiye kadar pek gündemde değildi ve ben biraz onun da etkisi ile acaba bu bir siyasi tercih olarak mı yoksa stratejik bir tarafı var mıdır diye, elinde bir çalışma var mıdır diye sizden bilgilenmek isterim. 

M.A.Ç.
Bizim yani CHP’nin Genel Merkezi için yaptığımız araştırmaların bazılarında seçmenlerin Avrupa Birliği’ne yaklaşımlarını sorduğumuz sorular oldu. Bizim dışımızda araştırma yapanlar da vardır bu tür bilgileri taşıyan CHP’ye; ya da araştırma olmasa bile işte kanaat önderleri düzeyinde bu tür analizler ve önerilerin gittiğini tahmin ediyorum. Ama CHP’nin mesela bu konudaki söylemsel performansına baktığımızda ürkek bir pozisyonu olduğunu da söylemek mümkün. Yani öyle açık ve güçlü bir politika ortaya koyduğunu söylemek de kolay değil. 

B.E.
İsterseniz yavaş yavaş toparlayalım. Şöyle, biraz önce çizdiğimiz çerçevede Yeşiller’in de bahsettiğimiz o ittifaklar veya seçim sürecindeki rolünü de göz önüne alarak önümüzdeki dönemde ne önerirsiniz, neler yapmalı sizce Yeşiller? Yani ittifaklarda sahada tamam ama yani biraz da nerelerden girmeli, neler yapmalı konusunda herhangi bir tavsiyeniz olabilir mi?

M.A.Ç.
Yani haddimi aşmak istemem tabii; siz sonuçta uzun süredir bir parti kurma çabası içerisindesiniz; ama şunu söyleyebilirim: Türkiye toplumu depresif bir dönemde ve bu depresif dönemden de çıkmak istiyor. Dolayısıyla bir değişim arzusu çok güçlenmiş durumda toplumda; yani toplum bir değişim talep ediyor ve benim bu araştırmalardan filan gördüğüm kadarıyla bu değişim arzusu bir iktidar değişiminden daha fazla. Bir tür hayatında daha radikal değişim bir tür düzen değişimi arıyor aslında Türkiye toplumu. Lakin bu değişime önderlik edebilecek, -önderlik demiyeyim- hani bu değişime rehberlik edebilecek bir aktörle de buluşabilmiş değil. Henüz bunu arıyor. Dolayısıyla bu arayış hali yeni açılımlara da bir imkan veriyor. Bana kalırsa şimdi Yeşiller bu arayışın içerisine girebilecek önemli oyunculardan biri olabilir. Mesela Türkiye’nin şu an aslında bir sol partisi de yok. HDP’yi tabii orada sayıyorum ama HDP Kürt meselesi etrafında bir odak alan kendisine çizdiği için, Türkiye seçmeninin büyük çoğunluğunun ana gündemini oluşturan konulara sol bir perspektiften bakış da yok, hatta daha fazla ileri giderek sol ve batılı bir perspektif de yok şu anda Türkiye’de. Dolayısıyla Yeşiller Partisi bana kalırsa bir yandan bu sol açığı kapatma potansiyeli taşıyor; bir yandan da bu depresif dönemden çıkış için aranan değişimin rotasına dair bir rehberlik etme potansiyeli de taşıyor. Mesela Avrupa’daki yeşil hareket de büyük ölçüde böyle bir  çevre hareketi olarak ortaya çıkmış olsa bile zamanla demokrasi, adalet, ekonomi gibi konulara girmiş. Şimdi dış politikayı falan yönetebilir hale gelmiş bir kapasiteden söz ediyoruz. Buralara ilişkin bir bütünsel söz söyleme çok önemli. Ama şu çok açık; ekonomi politikası olmayan bir siyasi hareketin iktidar talep edemediğini görüyoruz. Dolayısıyla yani bazı konularda seçmeni etkileyebiliyor. Mesela Türkiye’deki milliyetçi partilerin de ekonomi politikaları yoktur genellikle. Şimdi İyi Parti, merkez sağ parti olmaya yakınlaştıkça, bir ekonomi politikası inşa ediyor. Mesela MHP’nin hiçbir zaman bir ekonomi politikası olmadı. Neden? Çünkü hiçbir zaman iktidar olabileceğine dair bir tahayyülü de olmadı. Çünkü o sosyoloji ile iktidar olunamayacağını öngörüyordu. Dolayısıyla böyle bir iktidar talep etme potansiyeline sahip bir dönüşüme rehberlik etme alanını Yeşiller Partisi kurabilir Türkiye’de diye düşünüyorum.

B.E. 
Evet, peki son olarak şunu sorayım. Yani önümüzdeki seçimlerde gerçekten artık bir AKP iktidarı döneminin sonuna geldiğimizi düşünebilir mi Türkiye?

M.A.Ç.
Ben buna yaklaşmakta olduğumuzu düşünüyorum ama henüz garantilenmiş olduğunu düşünmüyorum. AK Parti’nin de hala seçimi kazanabilecek bir performans ortaya koymak için daralmış da olsa bir alanı var. Çünkü Türkiye’deki kararsızlar şu anda muhalefet kanadının oyları daha yüksek olduğu için daha fazla oraya dağıtılıyor. Ama diyelim etkili bir kampanya performansı, ekonomide iyi bir gidişat performansı, bir iyileşme performansı, yani ekonomiyi yeniden iyi bir şekilde yönetebilir duygusunu hâkim kılması halinde  AK Parti’nin de hala iktidar seçeneği olacağını düşünüyorum toplumda. 

B.E. 
Peki AKP’nin iktidara geldiği 2002 seçimleri öncesine benzer bir durum hani değişim isteği, büyük çözüm arayışı anlamında böyle benzerlikleri yok mu içinde bulunduğumuz koşulların. Yani sürpriz sonuçlara kapı aralamaz mı sizce?

M.A.Ç.
Var ama şöyle bir farkı var. Bence zaten resim şu: AK Parti nin bugüne kadar kazandığı seçimlerden farklı bir durumla karşı karşıyayız. Bugüne kadar kazandığı seçimlerin neredeyse tamamında seçimin anahtarı AK Partinin elindeydi. Bir yanlış yapmazsa seçimi kazanabilir durumdaydı ve genellikle yanlış yapmadı ve seçimi kazandı. Şimdi anahtar muhalefetin elinde. Şimdi muhalefet bir yanlış yapmazsa seçimi kazanabilir. Yani bu ittifakı korumayı başarabilirse buradan bir aday çıkarmayı başarabilirse bir kampanya disiplini örgütleyebilirse ve kampanyayı ortaklık etrafında kurabilirse buralarda hata yapmazsa seçimleri muhalefetin kazanması daha kuvvetli ihtimal görünüyor. Ama muhalefetin buralarda kırılganlığını görüyoruz. Altı partiden oluşan parçalı yapı başlıbaşına bir kırılganlık taşıyor. Bu 6 partinin arasında uzlaşılması zor olan konular da var yani. Dolayısıyla kırılgan bir ittifak var. Şu anda bu ittifak henüz kuvvetlenmiş değil. Ancak yine de hata yapmazsa anahtar muhalefetin elinde. Bu seçimin kaderini muhalefet belirleyecek.

M.A.Ç.
Doğru olabilir. Bu seçimin sürpriz sonucu AK Parti’nin kazanması olur, bu kesin.

B.E. 
Ama Yeşiller Partisi kurulsaydı, istediği, düşündüğü çerçevede bir kampanya yapsaydı AKP’ninki kadar değil ama ona benzerlikler taşıyan bir Yeşiller Partisi çıkışına da çok müsait bir seçim ortamı var olacaktı. Yeşiller açısından çok güzel çok yararlı bir sohbet oldu; çok önemli şeyler not almış olduk. Bunun için çok teşekkür ediyorum 

M.A.Ç.
Ben teşekkür ederim, sağ olun.

Önceki İçerikTÜRKİYE’DE YEŞİLLER
Sonraki İçerikUKRAYNA İŞGALİ; BUZDAĞININ GÖRÜNEN KISMI