Yazan: Mehmet Ali Çalışkan [1]

2023 Seçimleri, Türkiye tarihinin en önemli seçimlerinden biri olmaya aday görünüyor.  Seçime yaklaşık 2 yıl olmasına karşın, siyaset dünyası oldukça sıcak bir hazırlık döneminden geçiyor. Hem iktidar kanadı hem de muhalefet kanadı, bir yandan seçime yönelik kazanma stratejileri geliştirmek için çalışırken, diğer yandan seçmenle temas etkinliklerini artırıyor. 2023 seçimlerini önemli kılan nedenlerin başında, 20 yıllık Erdoğan iktidarının değişme ihtimali ve sistem tartışması geliyor. Malum Türkiye, 2017 referandumu ile sistem değişikliğine gitti; 2018 seçimleri ile de yeni yönetim sistemine yürürlük kazandırdı. Cumhurbaşkanlığı sistemi, iddia edildiği gibi kırılgan koalisyonlara mahkumiyeti ortadan kaldırmadığı gibi, %51 mecburiyeti ile koalisyonun kurulmasını seçimin öncesine çekti; seçim sonrası da, tüm önemli kararlarda koalisyonun küçük partisinin toplumsal desteğinden çok daha büyük bir etki alanına açık bir karar mekanizması, zayıf bir Cumhurbaşkanı ve etkisiz bir bakanlar kurulu ortaya çıkardı. Bu süreçte parlamento karar alanının dışına çıktı; meclis kürsüsü, siyasi partilerin kararları müzakere ettikleri bir mecradan ziyade, sivil toplum aktivistlerinin kararları etkilemeye çalıştığı bir zemine dönüştü. Tek başlarına %51’in alternatifi olamayan muhalefet partilerini, ortada seçimler de yokken, ittifaka zorladı ve aralarındaki farkları belirsizleştirdi. Dile getirdikleri hemen her konuda üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söyleyen, farklılıkları olan konularda da politika geliştiremeyen ya da cılız açıklamalarla yetinen bir muhalefet yapısına yol açtı. Bir yandan, belirli bir konu odağında siyaset yapmaya çalışan butik partileri, ittifaklar içinde pazarlık yapabilen özneler haline getirdi; ancak diğer yandan, odaklandıkları konuları da önemsizleştirdi ve siyaset dışına çıkardı. Kürt meselesinden ekoloji konularına, toplumsal cinsiyetten azınlık haklarına kadar siyasetin gündemine girmeye çalışan hemen her konu talileşirken, siyasi aktörler arasında gündem olabilen konular sadece; iktidar eleştirisi, ittifaklar ve sistem tartışmaları oldu.

“Cumhurbaşkanlığı sistemi, iddia edildiği gibi kırılgan koalisyonlara mahkumiyeti ortadan kaldırmadığı gibi, %51 mecburiyeti ile koalisyonun kurulmasını seçimin öncesine çekti…. meclis kürsüsü, siyasi partilerin kararları müzakere ettikleri bir mecradan ziyade, sivil toplum aktivistlerinin kararları etkilemeye çalıştığı bir zemine dönüştü.”

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bu özellikleri ile tek gündemi %51 olan siyasetsiz bir siyaset dünyasına yol açıyor. Siyasetin alanının sadece ittifaklar tarafından kuşatılması ve gündemin iktidarın değişimine indirgenmesi, toplumsal ve çevresel konular etrafında siyasi gündeme gelmeye çalışanlar için imkanları çok azaltıyor.

Yeni karar mekanizmasında, sadece siyaset karar alanı dışına çıkmakla kalmadı; sivil toplum, bürokrasi, akademi, medya, kanaat dünyası gibi kararları etkileme alanları da bundan payına düşeni aldı. Bu gruplar; uzmanlıklarını, tecrübelerini, birikimlerini, konularını ve çözüm önerilerini karar alanına taşıyabilecek kanallardan mahrum kaldılar.

2019 seçimlerinde seçmenler, Ak Parti’ye ‘seni silmiyorum, ama kendini gözden geçirmeye çağırıyorum’ derken muhalefete de ‘sana henüz çok da güvenmiyorum, ama bir sınav hakkı veriyorum’ demiş oldular.

Oysa 2019 yerel seçimleri ,Türkiye toplumunun değişim arzusunun önemli bir göstergesi olmuştu. Seçmenler değişim taleplerini toptancı bir şekilde ortaya koymak yerine, siyaseti kendilerini gözden geçirmeye çağıran, eskilere kapıyı tümden kapatmadan ama yeni isimlere bir alan kazandıran bir irade göstermişlerdi. Seçmenler, 25 yıldır Ak Parti geleneği tarafından yönetilen İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarını muhalefet ittifakına verirken; belediye meclislerini Cumhur İttifakına bıraktılar. Bunun anlamı şu olabilirdi: Ak Parti’ye “seni silmiyorum, ama kendini gözden geçirmeye çağırıyorum” derken muhalefete de “sana henüz çok da güvenmiyorum, ama bir sınav hakkı veriyorum” demiş oldular. Her iki siyasi cenahın da kendilerine verilen krediyi seçimlerden bugüne geçen sürede iyi kullandıkları söylenemez. Zira ne iktidar kanadı, siyasi kararlarında ve tutumlarında seçimler öncesine göre bir değişime gitti; ne de muhalefet kanadı ortaya koyduğu performans ile alternatif bir seçenek olduğunu kanıtlayan etki üretebildi. Bu argümanın dayanağını 2019’dan bu yana yapılan kamuoyu araştırmaları oluşturuyor. Araştırmalar toplumun iktidardan memnuniyetsizliğinin giderek derinleştiğini ortaya çıkarırken, muhalefetinse iktidarı devralabilecek bir seçmen desteğine erişemediğini gösteriyor. Sonuçta, seçmenlerin iktidardan memnuniyetsizlik ile muhalefetten umutsuz olduğu bir gerilim yaşadığı görülüyor.

Memnuniyetsizlik ve seçeneksizlik arasına sıkışmış seçmenlerin, yeni siyasi fikirlere açık olduğunu düşünmek mümkün. Ancak bu toplumsal açıklığın, siyasi girişimler tarafından doldurulabildiğini söylemek pek kolay değil.

“Siyasi partilerin seçmenleri etkileme düzeyi; seçmenlerin gündemiyle, partilerin gündemi arasındaki önceliklerin örtüşmesine ya da uzaklaşmasına bağlı.”

Siyasi partilerin gündemlerindeki konular etrafında seçmenle kurdukları etkileşimde üç etki düzeyinden söz etmek mümkün: duygu etkisi, kanaat etkisi ve karar etkisi. Seçmenleri etkileme düzeyi; seçmenlerin gündemiyle, partilerin gündemi arasındaki önceliklerin örtüşmesine ya da uzaklaşmasına bağlı. Araştırmalar seçmenlerin kararlarını etkileme potansiyeli en yüksek konuların başında açık arayla ekonominin geldiğini, onu adalet, mülteciler ve eğitimle ilgili konuların takip ettiğini gösteriyor. Ekonomi, seçmenler için esas olarak geçim, enflasyon, gıda, barınma, eğitim gibi temel giderlerdeki maliyet artışı iken, siyaset kanadı için faiz, döviz, merkez bankası atamaları gibi makro konular olarak beliriyor. Adalet konusunda, seçmenler daha çok kayırmacılık, hizmetlere ve kaynaklara erişimde eşitsizlik, atamalarda ve istihdamda imtiyazlılık gibi konulara odaklanırken; muhalefet cephesi, çok da cesur olmayan bir tarzda, siyasi davalara odaklanma eğiliminde. Eğitimde seçmenler kaliteye, eğitimin istihdam edilebilirliğe katkısına yönelik eleştiri ve beklentiler dile getirirken; muhalefetin öğretmen atamaları ve laiklik vurgusuna yöneldiği görülüyor. Bütün bu alanlarda muhalif siyaset ile seçmenler arasında makas kapanmadığı için de, muhalefetin iktidarı devralmaya hazır olduğuna dair şüpheler de güçleniyor.

Karar kuvvetinde olmayıp, kanaatlerin ve duyguların etkilenmesi seviyesinde olan konular arasında ise; sağlık, ulaşım, toplumsal cinsiyet ve çevre gibi konular geliyor. Bu konular, özellikle yeni kuşak seçmenlerde yer yer karar kuvvetine yükselebiliyor. Ancak çevre, ekoloji, iklim gibi konular, çoğunlukla duyguları etkileme düzeyinde kalıyor. Bu tür konuları kanaat ve duygu etkisi düzeyinde bırakan, ancak seçmen kararları seviyesine çıkarmayan iki neden olduğu söylenebilir; İlki, sağlık ve ulaşım gibi alanlarda iktidarın başarılı bulunması ve muhalefetin daha iyi bir performans ortaya koyabileceğine dair umudun olmaması. İkincisi ise, toplumsal cinsiyet ve çevre gibi konularda muhalefetin daha iyi performans sergileyebileceği inancı olsa da, bunların gündelik hayata dair acil beklentiler arasında önceliklendirilmemesi.

“Çevre konularının seçmen dünyasında karşılık bulmaya başlamış olması, yeşil siyaset için bir fırsat alanı. Ancak, bunu siyasal alanın gündemine taşımak için fırsatın nasıl kullanıldığı önemli.”

Yeşil siyaset açısından imkanlar ve zorluklar bu etki alanlarında yorumlanabilir. İmkanları güçlendiren; çevre, iklim, ekoloji, toplumsal cinsiyet kavramlarının seçmen zihninde yer etmeye başlamış olması. Pek çok kamuoyu araştırması, seçmenlerin bu konulara zihninde yer açtığını gösteriyor. Çevre ile ilgili konular seçmenlerin zihninde ekolojik tahribat ve iklim değişikliğinden ziyade; şehirleşme pratikleri, seller ve orman yangınları etrafında yer buluyor.

Zorlaştıran ise, bu konuların zihinlerde henüz karar konuları ile bağlarının kurulamamış olması. Seçmenler için bu konular, pragmatik kazanım alanlarından ziyade, etik tutumlar olarak yorumlanıyor. Bu da yeşil siyasetin gündemi ile seçmen gündemi arasındaki mesafenin açılmasına yol açıyor. Çevre konularının seçmen dünyasında karşılık bulmaya başlamış olması, yeşil siyaset için bir fırsat alanı. Ancak, bunu siyasal alanın gündemine taşımak için fırsatın nasıl kullanıldığı önemli. Bunun için seçmenin zihin evreninde konuların yer etmesini sağlayan kavramsal setlerle, bu konularda siyaset yapmaya çalışanların kavramsal setleri arasında geçişkenliğe imkan veren diyalog köprüleri kurmak gerekiyor. Bunun önemli yollarından biri, seçmenin gündeminde karar kuvvetinde olan konularla, yeşil siyasetin gündeminde olan ve seçmen için ancak duygu ve kanaat kuvvetinde olan konular arasında bağlar kurmak. Böyle yapılabilirse toplumsal alanda ortaya çıkan imkan, sivil toplum aktivizmi sınırlarını aşıp siyasal alanın gündemine taşınabilir. Şimdiye kadar olan; yeşil hareketin, siyasal özne olmaktan ziyade, özel sektör ve anaakım siyaset gibi karar verici olan ya da karar verici olma yarışında olanları etkileme düzeyinde kalan bir sivil toplum öznesi olması. Sivil toplumun alanından siyasetin alanına bir özne olarak geçmek için yurttaşların seçmen haliyle bağ kurmak ve kabul görmek gerekiyor. Sivil toplum öznesi, yurttaşa seslenirken; siyasal özne, seçmene seslenir. Sivil toplumda, yurttaşlarla farkındalık ve davranış değişikliği, rekabetçi olmayan bir zeminde müzakere edilirken; siyasette, seçmenle kendisi için tercih yapması talebi etrafında rekabetçi bir düzeyde tecrübe edilir. Yeşil siyaset için temel karar eşiği burası. Seçmenden/yurttaştan rekabetçi bir zeminde kendisini karar vericiler dünyasına taşıması mı talep edilecek; yoksa karar vericileri etkilemesine imkan veren bir farkındalık ve tutum geliştirmesi mi? Her iki karar da mümkün ve farklı etki alanları var. Ancak ikisinin yolları, yöntemleri, dili ve üslupları farklı olmak zorunda. İkisinin arasında bir yer arayışı ise, her iki tutumu da şüpheli hale getirmeye açık.

DİPNOTLAR:

[1] Mehmet Ali Çalışkan, sosyolog ve toplumsal ve siyasal etki araştırmaları alanında çalışmalar yürüten Toplumsal Etki Araştırmaları Merkezi (TEAM) kurucu ortaklarındandır.

Görsel tasarım: Olcay Özkaplan

Önceki İçerikİklim İnkarcılığının Yeni Şekliyle Savaşmak
Sonraki İçerikYeniden Demokratikleşme ve Türkiye: Demokrasi, İklim, Birlikte Yaşamak