Röportaj: Olaf Bruns [1], Kate Aronof [2]

Çeviren: Ece İldem

Günümüzde, iklim değişikliği ve dünyamız üzerindeki gerçek etkileri yadsınamaz. Suratımıza tokat gibi çarpan bu deneyimlerin sonucunda ABD’nin fosil yakıt şirketleri bile taktik değiştirmeye başladı: iklim inkarcılılarını desteklemekten vazgeçip, iklim değişikliğine uyum için artık kaçınılmaz olan politikaları etkilemeye başladılar. Kate Aronof, Overheated: How Capitalism Broke the Planet – And How We Fight Back, isimli yeni kitabında fosil yakıt şirketleri tarafından ortaya atılan, sistematik değişimi önleyerek mevcut iş modellerine ve çıkarlarına hizmet eden teklifler sunmak olarak özetlenebilecek yeni bir inkarcılıktan bahsediyor. Yeşil Yeni Düzenin (Green New Deal) sadık savunucularından olan Aronof, kitabında bu inkarcılıkla nasıl başedebilecğimizi göstermeyi de amaçlıyor.

Olaf Bruns: Yeni kitabınız, kapitalizmin ve özellikle onun neoliberal bir başka şeklinin, yaşadığımız gezegenin yaşam destek sistemlerini önce uçurumun kenarına itmemize yol açtığını; bu sistemleri kurtarabilmek için elimizden geleni ardımıza koymamamız gereken bu günlerde ise, nasıl çabalarımızı baltaladığını anlatıyor. Bu düşünüldüğünde iki soru gündeme geliyor: Kapitalizm dünyayı nasıl bu hale getirdi? Ve onu kurtarmak için mevcut çabalarımıza nasıl  pusu kuruyor?

Kate Aronoff: Kapitalizm her şeyin sonsuz bir sömürüsünü talep eder: toprağın, işçinin, insanın. Kâr için yeni sınırların keşfedilmesine dönük bu sonu olmayan oburluk, , herhangi bir neoliberalizm okulundan çok daha önce ortaya çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri örneği düşünüldüğünde, Kuzey Amerika kıtasına kıyım ve soykırıma dayalı bir genişleme ve köleliğe dayalı bir kapitalizmin gelişimini gerçekleştirdik . Neoliberalizmin gerçekten de belirli kusurları var; ama kapitalizmin daha geniş bir dinamiği de var: fosil yakıt kapitalizminin mantığı da [az önce bahsettiğim] kapitalizmin sınırsız kaynak sömürüsünün bir sonucudur.

Ancak, iklim krizi ile başa çıkmak için ortaya koyduğumuz çabalarımızı yıkan, özellikle neoliberalizmdir. Kitabımda NASA bilim insanı olan James E. Hansen’in 1988’de ABD Kongresi’nde verdiği ifadedeyi ve iklim değişikliği ile ilgili, -bugün yaygın olarak bildiğimiz- , temel gerçekleri nasıl ortaya koyduğunu anlatıyorum. Ancak, ABD’de bu gerçekler neoliberal sağın çıkarları adına 50-60 yıllık bir proje kapsamında söz konusu olmaktan çıkarıldı. Bu hasır altı etme, Reagan ve Thatcher döneminden önce 1980’lerde, American Enterprise Institute ve Heritage Foundation gibi, belirli fikirleri kamuoyu tartışmalarının dışına çıkarmak  ve radikal yeni bir ekonomi doktrini ortaya koymak için çok iddialı ve ayrıntılı bir proje üstlenen kurumların yaratılmasıyla başladı. Neoliberlizmin, hem devleti küçültmek, hem de ama aynı zamanda [devletten alınan görevleri], sermaye ve piyasaları koruyup onları demokrasiden yalıtacak şekilde kurumlar arasında farklı biçimde yeniden dağıtmak biçimindeki siyasi projesini anlamak çok önemli:

“İklim krizini çözmek için 300 yıllık bir üretim ve dağıtım sistemini zamanında söküp atamayacağız […] “

Bir yandan da fosil yakıt şirketleri aynı şeyi, yön değiştirmeden ve iklim politikalarını etkilemeye odaklanmadan önce, iklim bilimini baltalayarak yapıyorlardı.

Kesinlikle. Uzun zamandır Amerika’daki iklim tartışmaları, ki bu fikirleri Avrupa ve Avustralya’ya da ihraç ettik, iklimin değişip değişmediği ya da iklim değişikliğine inanılıp inanılmadığı üzerine dönüp duruyor. Bu birine, yer çekimine inanıp inanmadığını sormak gibi bir şey! Fosil yakıt şirketleri, küresel ısınma bilimine gölge düşürmek için düşünce kuruluşlarını fonladı.

Ancak son 15 yılda bu şirketler, kendilerini iklim politikası tartışmalarında iyi niyetli ortaklar olarak sunmaya kalkıştılar. Bunu,  Exxon gibi şirketlerin, geçmişte iklim değişikliğini inkar etmeseler  veya iklim inkarcılarına fon sağlamasalar da sorunu görmezden gelme konusunda çok agresif oldukları ABD’de çok belirgin bir şekilde görüyoruz.

Ama bu değişti. Şimdi, ExxonMobil ve Chevron gibi şirketler bir parça daha, 1990’lardan beri Birleşmiş Milletlerin iklim müzakerelerinin bir parçası olan Avrupalı üreticiler gibi davranmaya,  kendi iş modellerinde herhangi bir radikal değişiklikten kaçınmak için, karbon fiyatlandırma mekanizması lehine karbon vergileriyle mücadeele etmeye başladılar.

Ve iklim değişikliğiyle mücadelede etkisiz olduğu kanıtlanan ‘kişisel sorumluluk’ söylencesi bile tamamen endüstri tarafından uydurulmuş.

Aynen! 2000’li yılların ortalarında BP gerçekten bundan faydalandı; internet sitelerine, size işe araçla mı yoksa bisikletle mi gittiğinizi soran, evden ayrılırken ışıkları kapatmanızı tembihleyen bir karbon ayak izi hesaplayıcı koydular. Sanki herhangi bir insanın sorumluluğu, petrol için sondaj yapan ve bunu yapmaya devam etmek için dünya çapında siyaseti çarpıtan çok uluslu bir fosil yakıt şirketinin sorumluluğuyla denk tutulabilirmiş gibi.

Ama aynı zamanda daha derin bir şeye –neo-liberalizmin omurgasına–, yani bireysel sorumluluk kavramına ve toplumu işler hale getiren başlıca birimler olarak bireylere de dokunuyor. Çünkü Margaret Thatcher’ın da dediği gibi “… toplum diye bir şey yoktur …” yalnızca bireyler vardır! Özetle BP bu çerçeveyi birdenbire icat etmedi; bu, tam da bir fosil yakıt şirketinin faydalanacağı, sorumluluğunu kendinden başka herkese yıkabileceği bir yaklaşımdı. 

Kitapta şöyle bir cümle var: “inkarcılık öldü [tam inkarcılık], yaşasın inkarcılık”. Yeni inkarcılık, şu an ne yapılması gerektiğini inkar etmektir.

bireysel sorumluluk fikri; diğeri ise, en basit haliyle, fosil yakıt şirketlerinin iklim mücadelesinde asla iyi niyetli aktörler olamayacakları gerçeği. Sanki, ana yönlendiricisi, mümkün olduğu kadar çok fosil yakıtı çıkararak yakmaya devam etmek ve gezegeni öldürmek olan bir iş modeline sahip değillermiş gibi! Bu,  inkarcılıktır; çünkü fosil yakıt endüstrisinin iş modelinin, yaşanabilir bir gezegende insanların geleceğiyle doğrudan çeliştiği temel gerçeğini inkar eder.

Bir başka önemli nokta da, Paris Antlaşmasının ısınmayı 2 santigrat derecenin çok altında tutma konusunda hırslı hedefine ulaşmak için yapılması gerekenlerin ölçeğidir. Yapılması gerekenler çok büyük ölçekli, buna elektrik şebekelerine büyük miktarda etkinlik getirmek de dahil: Mesela, otomobillerin içten yanmalı motorlarında ve bir çok yerde doğal gazla çalışan ısıtma sistemlerinde. Endüstriyel kapitalizm tarafından inşa edilenlerin yerini alması gereken, toplumun kapsamlı bir dönüşümüdür. Kısaca, 2 santigrat derece hedefini tutturabilmek için fosil yakıt kullanımımızda radikal değişiklikler yapmaktan başka bir seçeneğimiz yok.

Son bir kaç yılda, tekil şirketlerin net sıfır hedefine giden zayıf bağlayıcılıktaki kararlarının yeterli olacağına dair bir mit var. Her bir büyük şirket ve her bir hükümet, 2021 yılında, ‘2050’de net sıfıra ulaşacağını’  söylese bile, bunun gerçekleşeceğine inanmak da inkarcılıktır. Bunun olacağına dair hiç bir kanıt yok.

Politika düzeyinde, ihtiyatlı bir şekilde teşvik etmek ile radikal bir şekilde hükmetmek arasında da radikal bir fark var.

Özellikle Amerika’da bir şeyler ufak ufak da olsa değişiyor: Burada uzun süredir tartışmanın merkezinde yer alan bazı piyasa mekanizmalarından uzaklaşma söz konusu: piyasalarda ince ayar yapabilir, fosil yakıt şirketlerini kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıtlarından vazgeçmeye teşvik edecek doğru fiyat sinyali gönderebiliriz. Ya da en azından güneş ve rüzgar için daha rekabetçi bir alan yaratmaya yardımcı olabilir. Ancak, şimdi artık biliyoruz ki, bu yaklaşım işe yaramadı. Şu an uğraştığımız emisyon ticaret sistemini kurmak ya da karbon fiyatlandırması, nerede vuku bulduysa, fosil yakıt endüstrisini yenmeye yetmedi.

İklim bilimcileriyle konuştum, belki de 20 yıl önce bu tür üstü kapalı ince pazar ayarlamalarını – burada biraz karbon fiyatlandırması, orada birkaç katı düzenleme daha – yapabileceğimiz ve sorunla başedebileceğimiz bir nokta olduğunu söylediler. Ama şimdi, sorunla baş edememekle çok fazla zaman kaybettik ve gerçekten çok radikal bir dönüşüme ihtiyacımız var.

Bazıları, en azından hafif bir dönüşüm görüyor: 2008 krizine verilen başarısız kemer sıkma tepkileri ve Covid-19 krizini durdurmak için daha fazla devlet müdahaleci girişimler arka fonunda, çoğu kişi şimdi neoliberalizmin öldüğünü savunuyor. Katılıyor musunuz?

Kesinlikle katılmıyorum. Bugünün neoliberalleri Avrupa Birliği’nin bir parçası. Tabii ki bugünkü Amerikan Cumhuriyetçi Partisi’nin, Ronald Reagan dönemi kadar doktriner neoliberal olmadığı doğrudur. Çoğu neoliberal politikaların fikir babası olan Demokratlar’ın da Bill Clinton dönemindeki kadar neoliberalizm hayranı olmadıkları açık. Dolayısıyla, en azından bir kriz döneminde dünyanın parasını harcayabileceğimiz, biraz daha kabul edilebilir durumda ve bazı büyük neoliberal doktrinler yavaş yavaş yok oluyor. Ancak planlamayı pazarların yapması konusuna hala gizli bir bağlılık var. Devlet planlaması hakkında herhangi bir tartışma hala çok, çok uzak. ‘Yeni Düzen’de ya da 2. Dünya Savaşı sırasında durum böyle değildi. Neoliberalizmin öldüğünden bahsetmek için ne yazık ki biraz erken.

Fakat bunun yanında gerçekçi olmamız gerektiğini söylüyorsunuz: dünyayı kurtarabilmek için gereken hızda kapitalizmi çökertemeyeceğiz, bu yüzden işi onunla yapmak zorundayız. Peki kapitalizmi ehlileştirmek için sunduğunuz çözüm nedir?

Uzun vadede, kapitalizmin mantığının sürdürülebilir bir toplumun oluşturulması için gerçekten yeterli donanıma sahip olmadığını düşünüyorum. Ama bunun yanında, elektrifikasyon türlerini gerçekleştirdiğimiz solar panelleri, rüzgar türbinlerini ve elektrikli arabaları üreten ve elektrifikasyon tiplerini uygulayan kapitalist marketlere sahip olacağımızı da düşünüyorum. Ancak, bu tür planlama kararlarını özel piyasalara bırakamayız.. İklim krizinden bir çıkış yolu planlayamayacaklarına dair yaklaşık 30-40 yıllık kanıtımız var.

İklim krizini çözmek için 300 yıllık bir üretim ve dağıtım sistemini zamanında söküp atamayacağız; ama bu krizin üstesinden gelebilmek için devletler ve özel sektör arasında çok farklı bir ilişki olması gerekiyor.

“Özel piyasaların iklim krizinden bir çıkış yolu planlayamayacaklarına dair yaklaşık 30-40 yıllık kanıtımız var.”

Ayrıca gelecekle ilgili olarak, bu tür radikal dönüşümler gerçekleştirilmezsa, iklim değişikliğinden en çok etkilenip, giderek daha dezavantajlı konuma geçecek  insanların, bu duruma en az katkısı olanlar olacağı konusunda güçlü bir uyarınız var. Bu durum için “eco-apartheid” terimini kullanıyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?

Eco-apatheid’i basitçe tanımlamak gerekirse, bugün sahip olduğumuz sosyal ilişkilerin, iklim değişikliği geleceğinde devam etmesi anlamına geliyor. Amerika tarihinde mevcut olan ancak, son yıllarda gerçekten çok çirkin bir şekilde yükselen tüm bu ırkçılık ve yabancı düşmanlığı , bize önümüzdeki birkaç on yılı  korkunç bir hale getirecek!Eco-apartheid kulağa korkutucu bir distopik gelecek gibi gelse de burada, Amerika’da, Cumhurriyetçiler, eco-apartheid politikaları çok uzun zamandır sürdürüyor; örneğin, sınırlarımızı güçlendirerek ve geriye giden göçmenlik karşıtı yasalar çıkararak.

‘İklim mültecisi’nin henüz yasal bir tanımı yok; tanımlaması belli kalıplara sokulması zor; ama ; sel, yangın, kasırga ve kuraklık gibi nedenlerle ABD’ye gelmek zorunda kalan çoğu tanıma göre iklim mültecisi olarak nitelenebilecek insanlara karşı uygulanan askerileştirilmiş bir göçmenlik sisteminin şimdiden uygulandığını görüyoruz.

Amerika’nın tüm dünyayla karşılaştırıldığında bıraktığı ayak izi çok büyük – yalnızca bir karbon ayak izinden bahsetmiyorum! Bir imparatorluk olarak, Güney Amerika’da kesinlikle her türlü gerici ticaret politikasını yürüttük. ABD’nin bu kadar zengin olmasının sebebi, kesinlikle dışarıdaki toprak ve emek sömürüsüdür. E. Tendayi Achiume (Kaliforniya Üniversitesi İnsan Hakları Enstitüsü Öğretim Üyesi ve BM Irkçılık özel raportörü), ABD siyasetinin kaybeden tarafında olan insanlara, ABD’nin vatandaşlık sunması gerektiğini öne sürüyor. ABD, -diğerlerinin arasında- gezegenimizin bazı bölümlerini yaşanmaz hale getirmede büyük bir rol oynadı ve bu yaşanmaz alanlar önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde muazzam bir şekilde büyüyecek. En azından bu insanlara güvenli ve yaşanabilir bir yer sunmalıyız.

Kitabın ikinci kısmında, ‘nasıl karşı koyacağız’ alt başlığıyla Yeşil Yeni Düzen’i (YYD) savunuyorsunuz. AB’nin ‘Yeşil Mutabakatı’, Yeşil Yeni Düzenin beklediği düzeye ne kadar ulaşıyor?

Bu konuyu çoğu okuyucunuzun takip etmiş olabileceği kadar takip edebildiğimi söyleyemem. Ancak Avrupa’da, özel sermayeyi yeşil finansmana bir yaklaşım olarak teşvik etme fikrini hala AB Yeşil Anlaşması’nın bir örneği olarak görüyorsunuz.

Ancak, , Avrupa’da özel sermayeyi teşvik etme fikrini hala yeşil finansman için bir yaklaşım olarak görüyorsunuz; ki AB’nin Yeşil Mutabakatı bunun bir örneği . Hala devlet planlamasını kullanma konusunda isteksizlik; ve karbonsuzlaşmayı sağlama ve enerji geçişini yürütme konusunda özel pazara gerçek bir saygı var.

Ama ABD perspektifinden baktığımda, insanların Avrupa Birliği Komisyonu tarafından açıklanan ‘Fit for 55’ planı gibi bir fikre neden bu kadar heyecanlandığını anlayabiliyorum. Bu adım kesinlikle şu an elimizde olan her şeyden daha iddialı. ABD’nin kapsamlı bir iklim politikası hiç bir zaman olmadı. Bu yüzden hükümetlerin, iklim politikasının gerçekleşebileceği gibi basit bir fikrin etrafında sıralandığını görmek tartışmasız iyi.

‘Nasıl koyacağımıza’ dönersek: Yeşil Yeni Düzen 2008’den beri var ve milletvekili Alexandria Ocasio-Cortez tarafından ABD Kongresi’nde sunulmasının ardından önem kazandı. Ancak Yeşil Yeni Düzenin olmazsa olmaz yapı taşları neler olabilir?

Bir taraftan Yeşil Yeni Düzen, ABD’nin Yeni Düzeni gibi, bir krize ihtiyaç duyduğu ölçek ve hızla yanıt veren büyük ölçekli bir kamu yatırım programı. İklim krizi ile baş edebilmemiz için ihtiyacımız olan yenilenebilir enerji, elektrifikasyon ve derin karbonsuzlaştırma için yapılması gereken büyük çaplı yatırımları içeriyor.

Bu oldukça büyük bir müdahale; ancak, iklim değişikliğiyle ilgili tartışmalarımızın çoğu bireysel karbon ayak izimizin azaltılmasından öteye gidemezken, bu dönüşüme çaresizce ihtiyaç duyuluyor. GND, bunun fedakarlıkla değil, bolluğu yeniden dağıtmakla ilgili olduğunu söylüyor! Yeşil Yeni Düzen, bunun fedakarlık etmekle ilgili değil, bolluğun yeniden dağıtılmasıyla ilgili olduğunu söylüyor. ABD, dünya tarihinde var olmuş en zengin ülke ve hiç bir nakitsıkıntısı yok. Soru şu: bu parayı nasıl doğru yerlere yatırabiliriz?

Yeşil Yeni Düzen aynı zamanda politik bir strateji de. Obama yönetiminin 2008 krizine kemer sıkma benzeri bir yanıt vermesinin ardından ne oldu? 2016’da Demokratlar; Meclisi, Senatoyu ve Beyaz Sarayı kaybetti. Dolayısıyla ihtiyaç duyduğumuz şey, karbonsuzlaştırmayı gerçekleştirmek için herhangi bir başkanlık döneminden daha uzun sürecek, ama aynı zamanda çoğunluğu arkasına alabilen bir siyasi strateji.

Yeşil Yeni Düzenin söylediği, iklim politikasının insanlara, hayatlarını iyleştireceğine dair güvenilir bir söz vermesi gerektiği: İnsanlara iş vermek, topluluklara gerçek yatırımlar yapmak ve tüm bunları yaparken gelecek yıllar ve yıllar boyunca demokratik çoğunlukları sağlamak.

Bu 1930’lardaki Yeni Düzenin basit mantığından başka bir şey değil; insanlara bir şeyler verirsen, büyük ihtimalle onlar da oylarını sana vereceklerdir. Bu basit fikir, 20. yüzyılın ikinci yarısında neoliberalizmin ABD’deki zaferiyle kaybedildi. Yeşil Yeni Düzen bu çok temel politik mantığı geri getirmeye çalışıyor:  iklim politikalarını, insanların desteklemeleri için bir neden içerecek hale getirmek.

Sizin ‘düşük karbonlu popülizm’ anlayışınız bu noktaya nasıl geliyor; kamuoyu tartışmalarında kötü bir üne sahip olan -elbette Avrupa’da- popülizm kavramını nasıl temize çıkarıyorsunuz?

Bu durum, politikanın aşağıdan geldiğine dair temel kavrayışla ilgili. Tarihin motoru olan insan  hareketleri vardır. Düşük karbonlu popülizmden bahsettiğim zaman, insanların çevrimiçi alışveriş benzeri aktivitelere kıyasla genelde daha az karbon-yoğun tüketim biçimleri üstlenebilmesi için daha fazla zamana sahip olabileceği haftada dört gün çalışma modelleri gibi önerilerin de dahil olduğu, insanlara düşük karbonlu bir dünyanın nasıl görüneceğine dair kapsamlı bir tanıma işaret ediyorum; .

Düşündüğünüzde, insanların gerçekten keyif aldığı aktiviteler, düşük karbon yoğunluğuna sahip olma eğilimindedir. Kendi adıma konuşacağım ama, parkta arkadaşlarımla şarap içerek uzun bir gün geçirebilirim. Düşük karbonlu popülizm, bu geçişin, aslında hayatı çok ütopik olmayan, aksine oldukça sağduyulu yollarla daha iyi hale getirebileceğine dair bir vizyon. Hayatlarımızı daha iyi, daha zevkli  ve daha acelesiz hale getirmenin bir yolu!

DİPNOTLAR

[1] Olaf Bruns, antropoloji eğitimi almış olup, 20 yılı aşkın bir süredir basılı ve çevrimiçi medyada, radyo ve televizyonda gazetecilik yapıyor. Euronews’in Brüksel ofisinde 5 yıl başkan yardımcısı olarak çalıştıktan sonra, şimdi – diğerlerinin yanı sıra – Progressive Post’un genel yayın yönetmeni yardımcısı olarak görevini sürdürüyor.

[2] Kate Aronoff, The New Republic’te kadrolu yazar ve iklim muhabiridir. Overheated: How Capitalism Broke the Planet – And How We Fight Back (2021) dahil olmak üzere birçok kitabın yazarıdır.

Bu yazı, İngilizce olarak 5 Ağustos 2021’de, Green European Journal’da yayınlanmıştır. https://www.greeneuropeanjournal.eu/fighting-the-new-climate-change-denialism/ adresinden indirilmiştir.

Görsel tasarım: Olcay Özkaplan

Önceki İçerikKömürün Sonundan İklim Adaletine
Sonraki İçerikYENİ/YEŞİL BİR SİYASETİN İMKANLARI