Yazan: Alia Papageorgiou [1] ve Yannis Paraskevopoulos [2]

Çeviren: Gizem Kastamonulu

Fosil yakıtlar, geçmişin enerji kaynakları olarak kalmalı; ama Doğu Akdeniz’de yeni rezervler bulmak için verilen mücadele, bölgesel ve küresel güçlerin de ilgisini çekerek devam ediyor. Avrupa politikalarının merkezindeki iki önemli mesele risk altında: iklim krizi ve jeopolitik. Alia Papageorgiou ve Yannis Paraskevopoulos bu ihtilafın arka planını hem Türkiye hem Yunanistan tarafında yükselen milliyetçi duyguları ve barış ve de diplomasi temelinde, fosil yakıtları yerin altında tutabilecek ne tür alternatif çözümlerin olabileceğini inceliyor.

Bu yaz Doğu Akdeniz’de yaşanan Yunanistan-Türkiye askerî gerginliği, daha önceki gerginliklerden 10 kat daha uzun; hatta ilk defa bir aydan uzun süren bir gerginlikti. Yine öncekilerden farklı olarak, birtakım başka ülkeler de bu ‘sıcak’ bölgede ilk defa askeri varlık gösterdi: Fransa, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri; Yunanistan ve Kıbrıs’la koordinasyon hâlindeyken, Rusya Türkiye’nin yanında hareket ediyordu. Mesele hâlâ tamamen sona ermiş olmaktan çok uzak. Türkiye, ekim ayının ortasında gaz keşiflerine devam etti ve bu sefer Yunanistan kara sularının çok daha yakınına geldi.

Doğu Akdeniz olarak adlandırılan Girit, Kıbrıs ve Anadolu’nun güney kıyıları arasındaki açık deniz bölgesi, birden fazla ülke için hayati önem taşıyor gibi görünüyor. Türkiye, bu bölgeyi yumuşak karnı olarak görürken, Yunanistan (hem Yunanistan’ın hem Türkiye’nin hâlâ garantör haklarına sahip olduğu) Kıbrıs’la savunmalarını birleştirebileceği bir köprü olarak görüyor. Kıbrıs için Yunanistan’a ve Avrupa’nın geri kalanına açılan bir kapı anlamına gelen bu sular, İsrail için de stratejik bir öneme sahip.

Şu anki temel tartışma, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) hakları ve açık denizdeki muhtemel gaz ve petrol rezervleri üzerine yoğunlaşıyor. Türkiye’nin araştırma gemisi Oruç Reis, tartışmalı bölgedeki deniz yatağını bir grup Türk savaş gemisi eşliğinde araştırmakta. Benzer bir Yunanistan deniz kuvveti bu gemiyi takip ederek, araştırmayı sürekli olarak protesto etti.

Temmuz’da Almanya’nın AB başkanlığı döneminde yürütülen bir arabuluculuk girişimi, başlangıçta araştırmayı ve gerginliği durdurmuşa benziyordu. Ancak, ağustos ayının başında Yunanistan ve Mısır arasında – muhtemelen ABD ve Fransa arabuluculuğuyla – imzalanan, deniz yetki alanlarını kısmen sınırlandıran münhasır ekonomik bölge anlaşması sonrası, keşif araştırmaları ve akabinde de gerginlik yeniden başlamış oldu.

Yunanistan-Mısır anlaşması, Türkiye için halen tartışmalı alandaki münhasır ekonomik bölge emellerinin en hayati merkezini nihayet kazanma yolunu açık bırakacak biçimde dikkatle formüle edilmişti. Buna rağmen, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bunu Yunanistan’ın tek taraflı bir hareketi olarak yorumlayarak reddetti. Muhtemelen, Türkiye’nin kendisinin de desteklediği Libya Ulusal Birlik Hükümeti’yle 2019 Kasım ayında imzaladığı ve Türkiye için iyi bir pazarlık kozu olan Uzlaşı Belgesi’nin etkisini yok etmesinden korkuldu. Onaylanmamış bu Uzlaşı Belgesi, bölgede Girit de dahil hiçbir üçüncü ülke adasına münhasır ekonomik bölge hakkı vermemekte.

Fosil yakıtlarla alevlenen karmaşık bir ihtilaf

Giderek büyüyen iklim krizi ve AB’nin 2050’ye kadar karbon emisyonlarını sıfırlama taahhüdünün olduğu bir ortamda, bu tür bir ihtilaf tamamen yersiz ve köhne görünmekte. Artık eskimiş ve tehlikeli bir şekilde mütevazı olan 20C hedefine ulaşmak için bile, şu anda onay verilmiş fosil yakıt rezervlerinin %80’i kesinlikle yeraltında bırakılmalı. Peki, neden daha fazlasını aramaya yatırım yapalım ki?

Bu sorunun cevabı şöyle: yeni gaz ve petrol projeleri ve bunların nakil hatlarını kontrol etme telaşı, genellikle bir jeopolitik kontrol aracı ve gerginlik ve çatışma için bir katalizör olduğunu çoğu kez gösteriyor.

2010’daki İsrail-Türkiye geriliminin başlangıcından itibaren, Türkiye deniz kuvvetlerine çokça yatırım yaptı ve potansiyel münhasır ekonomik bölgesini mümkün olduğu kadar büyütmek için ‘Mavi Vatan’ doktrinini ortaya sundu. Bu doktrin, sadece kıtasal kıyı devletlerinin MEB hakları olabileceğini ileri sürmekte – böylece Yunanistan’ın sınır anlaşmalarında açık bir şekilde isimlendirilmemiş her bir ada üzerindeki egemenliğine doğrudan meydan okumakta ve Kıbrıs’ın daha önceden sınırlandırılan münhasır ekonomik bölgesinin hemen hemen tamamının, Türkiye’nin desteklediği Kuzey Kıbrıs’taki Kıbrıs Türk yönetiminin münhasır ekonomik bölgesi olduğunu iddia etmekte. Bölgede güç elde etme arzuları, şimdiye kadar herhangi bir somut kazanım yaşanmasa da sık sık ortaya konan askeri güç gösterileri ile desteklenmekte.

[…] yeni gaz ve petrol projeleri ve bunların nakil hatlarını kontrol etme telaşı, genellikle bir jeopolitik kontrol aracı ve gerginlik ve çatışma için bir katalizör olduğunu çoğu kez gösteriyor.

Yunanistan, Türkiye’nin münhasır ekonomik bölge haklarını büyük ölçüde sınırlayacak olan ‘‘Kıbrıs’a kadar MEB’’ (Yunanistan’da genellikle Rodos’un 72 deniz mili doğusundaki ‘Meis adasının kıta sahanlığı’ olarak anılan) hedefini benimsedi – ki bu da şüphesiz İsrail’in de bu iddiaya açık destek vermesine sebep oldu. Türkiye’nin karşı çıkışlarına rağmen, 500 nüfuslu bu ada, İyonya’daki benzer küçük Yunan adalarınınki gibi daraltılmış da olsa, MEB haklarına haiz görünmekte. Ancak, Yunanistan münhasır ekonomik bölgesinin  ‘Kıbrıs’a kadar’ uzanması, yakınlardaki Stroggyli/Ros adacığının da münhasır ekonomik bölge haklarını tamamen kazanmasıyla mümkün olabilir; ki bu adacık, uluslararası mahkemeler tarafından gerekli görülen kalıcı yerleşim geçmişine sahip olma şartını sağlamamakta.

İsrail, kendi açık deniz gaz projeleri için ölçek avantajı yakalamak ve ciddi bir rakip olarak gördüğü Türkiye’yi kontrol altına almak amacıyla Yunanistan ve Kıbrıs’la stratejik bir ittifak oluşturdu. Yunanistan ve İtalya’ya 1900 km’lik 7,5 milyar avro değerinde deniz altı gaz boru hattı döşenmesini öneren tartışmalı Doğu Akdeniz Projesi, İsrail tarafından ileri sürüldü; AB tarafından teşvik edildi. Hâlâ ilk aşamalarında olan proje, Yunanistan’ın Kıbrıs’a kadar uzanan MEB haklarının dolaylı bir şekilde tesis edilmesi anlamına gelmekte.

Kalpler ve zihinler için savaş

Gerilim her iki tarafta kamuoyunu etkilemişe benziyor.

Türkiye’de saldırgan milliyetçilik yükselirken; Yunanistan, İsrail’in ve Batı’nın piyonu olarak resmediliyor. Bir yandan Doğu Yunan adalarının askerden arındırılması çabaları devam ederken, Türkiye’nin ‘aidiyeti belirsiz’ olduğu iddia edilen adalarla ilgili hak talepleri yeniden canlanıyor. Aslında bu adaların çoğu, ya 1932 Türkiye-İtalya deniz sınırlarının belirlenmesi anlaşmasına (İtalya On İki Ada’nın yönetimine sahipken) dahil; ya da [yasal olarak] tanınmış ulusal kıyı sularının içinde bulunmakta; ki bunların birkaçı mukim olup, 100 yıldan uzun süredir oturmuş Yunan yerel yönetimlerine sahip.

Bu arada, Yunanistan’daki politik sahnede, yenilenmiş bir silahlanma yarışına girme ve bazı devletlerin uluslararası hukuka riayet ya da insan haklarına saygı konusundaki kayıtlarına bakılmaksızın (örn. İsrail ve Suudi Arabistan) ‘Erdoğan’ı durduracak’ her türlü ittifakın desteklenmesi konusunda bir uzlaşı oluşmaya başladı.

ABD askeri üslerinin genişletilmesi planlanırken, 2021 yılı için silah alımının, 10 milyar avroluk bir projenin parçası olarak 2020’de yapılanın beş misli olması hedeflenmekte. Çoğu avcı uçağı, savaş gemisi ve denizaltılardan oluşan siparişler, ulusal sınırların ve adaların savunmasından çok, açık denizde uzun süreli operasyon kapasitesini artırmaya yönelik satın almalar gibi görünmekte. Aslan payını Avrupa silah sanayiinin, özellikle de Fransa’nın alacağı bu harcamalar, AB’nin kredi veren kuruluşları tarafından da teşvik edilmekte. Önümüzdeki beş sene içinde askerî alanlarda 17.000’e yakın kişi için yeni istihdam yaratılması, askerlik süresinin %33 oranında uzatılması ve İsrail’deki modele benzer şekilde 18 yaşın üstündeki her erkeğin zorunlu askerliğe tâbi tutulması planlanmakta. Bu konudaki tek umut ışığı, ihtilafın diplomatik yollarla ve uluslararası mahkemeler aracılığıyla hızlı bir şekilde çözüme kavuşturulması gerektiği görüşünün giderek daha çok destekçi kazanması.

Yeşil öneriler bu kördüğümü çözebilir mi?

Bu durumdan çıkmamızı sağlamanın kolay bir yolu var mı? Yunanistan Parlamentosu’ndaki siyasi partiler, hem yeni gaz ve petrol projeleri için hem de Doğu Akdeniz boru hattı ve Yunanistan-İsrail ‘stratejik ortaklığı’ için benzer hevesler gütmekte. İsrail’in, Ürdün Vadisi’ndeki yerleşim planlarını açıklaması üzerine, 1080 Avrupa ulusal parlamento üyesi ve Avrupa Parlamentosu üyesi tarafından 2020 Haziran ayında imzalanan ve yayımlanan ortak bildirinin imzacıları arasında sadece bir Yunanlının olması çarpıcı bir tesadüf. Bu bağlamda, sol kanattan muhalefet eden SYRIZA bile bazen Türkiye’ye karşı ‘güçlü bir duruş sergilemek’ konusunda mevcut muhafazakâr hükümetin elini yükseltiyor. Not etmeye değer tek istisna, önceden desteklediği ortak bir Yunanistan-Türkiye gaz ve petrol projesine dair tutumundan yakın zamanda geri çekilen ve sıfır fosil yakıt politikasını kabul eden MERA25 (DİEM25’in Yunanistan kanadı). MERA25, tüm Doğu Akdeniz ülkelerini münhasır ekonomik bölge haklarının sınırlandırılması için bir konferansa davet etmekte.

Şu anda sadece Yeşiller tarafından tartışılan en aşikâr çözüm önerisi, münhasır ekonomik bölgeler resmi olarak belirleninceye kadar en azından tüm tartışmalı alanlarda tüm gaz ve petrol aramalarının tamamen durdurulması. Böylelikle bu bağlamda, gerilim yaratmanın ve askerî güç sergilemenin en önemli araçları da gözden düşmüş olacak.

Karşılıklı gerilimler döneminde Türkiye’deki ve Yunanistan’daki Yeşiller, gerilime katılmak yerine köprüler inşa etmeyi tercih ettiler.

Yeşil önerinin merkezinde, Doğu Akdeniz’de ‘yeni bir Bern’ kavramı yer alıyor. Bu, 1976’da Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan Ege Denizi’ndeki uluslararası sularda tüm petrol aramalarını etkili bir şekilde durduran Bern Anlaşması’na benzer bir anlaşma önerisi. Her iki tarafın da itibarını korumaya yarayan böyle bir çözüm, BM Uluslararası Deniz Hukuku’nun 83. Maddesi’ne dayanacak. Bu durumda, şu anda yaşandığı gibi arama gemileri arasında gerilim yaşanmayacak. Üstelik, Türkiye araştırma gemisi hâlâ operasyon hâlindeyken bile müzakere edilebilecek tek konu bu.

Karşılıklı gerilimler döneminde Türkiye’deki ve Yunanistan’daki Yeşiller, gerilime katılmak yerine köprüler inşa etmeyi tercih ettiler. 15 Ağustos 2020’de, Yunanistan’daki PRASINOI/Yeşiller, Türkiye’deki Yeşiller Meclisi [daha sonra Yeşiller Partisi’ne evrildi – ed.] ile birlikte Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Türkiye başta olmak üzere her tür yeni hidrokarbon araması ve çıkarılması projesinin tamamen sona erdirilmesini talep eden ortak bir bildiri yayımladılar:

Deniz ekosistemleri, korumaya ihtiyacı olan küresel müştereklerimiz. İklim krizini ve Avrupa’nın sıfır karbon taahhüdünü hesaba katan bir dizi Yeşil öneri, üç noktaya muhalefeti içeriyor: çatışmanın tırmandırılması, Yunanistan-Türkiye ortak gaz ve petrol çıkarma projeleri ve münhasır ekonomik bölge alanlarında herhangi bir şekilde tek taraflı feragat. İdeal olarak hem Yunanistan hem Türkiye, karşılıklı olarak münhasır ekonomik bölge iddialarını geri çekmeli. Eğer bu gerçekçi görünmüyorsa, münhasır ekonomik bölge sınırları resmi olarak belirlendikten sonra, sıfır fosil yakıt çıkarılması üzerine bir anlaşmaya varmaya çalışılmalı. Anlaşmaya varılamazsa, Yunanistan bunu, Fransa, İspanya ve Portekiz örneklerini izleyerek, tüm ulusal sahası ve deniz yetki alanları için tek taraflı olarak kabul etmeli.

Askerileşme yoluyla değil, diplomasi yoluyla güvenlik

Uzun süredir devam eden Yunanistan-Türkiye ihtilafları, çatışmayı ve gerilimi yeniden ortaya çıkarmak amacıyla kolaylıkla kullanılabilmekte. Artık bu ihtilafın diplomatik yollarla, barışın inşası temelinde ve (şimdi BM Uluslararası Deniz Hukuku’nu da kapsayan) uluslararası hukuka riayet edilerek nihayete erdirilmesi aciliyet kazandı. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, bu tartışmaların başlangıç noktasının da çözümlenmesini içerebilir: Yunanistan, kara sularını şu anki altı millik genişliğin ötesinde ne kadar ve nereye doğru genişletmek istediği konusunda son kararını vermek zorunda kalacak. Muhtemelen Ege Denizi’nin ortasında uluslararası sular için bir koridoru açık bırakan ve Yunan kara sularını yer yer ulusal hava alanıyla (FIR) uyumlu hâle getiren 2004 yılındaki heyetler arası mutabakata benzer bir anlaşmaya varılacak. Türkiye’nin ‘egemenliği belirsiz’ adalarla ilgili iddiaları da tamamen yasal temeller üzerinde dikkatle gözden geçirilmeli ki milliyetçi görüşler tarafından suiistimaline bir son verilebilsin.

AB arabuluculuğu, topluluk müktesebatı ve uluslararası meşruiyetle uyumlu çözümler sağlamak zorunda. Anlaşmaya vardırılamayan meseleler, Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na sevk edilmeli. Türkiye, Avrupa müktesebatına aykırı hareket ettiği müddetçe, AB üyeliğine adaylığı donmuş halde kalmalı; ancak, gelecekte olası bir politikada dönüş için teşvik olarak yine de açık tutulmalı.

Ekolojik kriz ve pandemi döneminde, güvenlik artık sadece ya da ağırlıklı olarak askerî açıdan ifade edilemez.

Doğu Akdeniz’de yapılacak herhangi bir uluslararası konferans planının önündeki temel engel, Türkiye’nin Kıbrıs’ı tanımaması. Bu yüzden Kıbrıs’ta, BM’nin 2017’deki önerdiği, garantör devletler tarafından gelecekler de dahil her tür tek taraflı askerî müdahale “hakkını” dışarıda tutan, İki Bölgeli İki Toplumlu Federasyon çerçevesine dayanan, sürdürülebilir bir çözüme ivedilikle ihtiyaç var.

İklim kriziyle mücadele etmek için, Doğu Akdeniz bölgesinde tüm fosil yakıtların çıkarılmasının aşamalı olarak bitirildiği kapsamlı bir yeşil plana gereksinim var. Başlangıç noktası, yeni gaz ve petrol aramalarının ve sondaj projelerinin tamamen terkedilmesi olabilir. Doğu Akdeniz Gaz Forumu, çevresel güvenliğin artırılmasını ve nihayetinde fosil yakıt üretiminin aşamalı olarak sona erdirilmesini planlayan bir doğrultuda yeniden yönlendirilmeli. Türkiye de bu yeni yönelimin bir parçası olarak davet edilmeli.

AB, zaten borç içindeki Yunanistan’ın, ülkeyi yeniden iflasa sürükleyebilecek yeni bir silahlanma yarışı tuzağına düşmekten uzak durmasını sağlayarak, barış ve istikrara katkı sunabilir ve Türkiye’nin askerî tek taraflılığını kontrol altına alabilir. Ekolojik kriz ve pandemi döneminde, güvenlik artık sadece ya da ağırlıklı olarak askerî açıdan ifade edilemez.

[1] Alia Papageorgiou: Yunan PRASINOI/Yeşiller Partisinin eş-sözcüsü ve Belçika’daki Avrupa Gazetecileri Derneğinin başkan yardımcısıdır.

[2] Yannis Paraskevopoulos: Yunan Yeşilleri/ Oikologoi Prasinoi’nin kurucularındandır ve 2010-2011 yılları arasında Partinin eş-sözcülüğünü üstlenmiştir.

13 Kasım 2020 tarihinde Green European Journal’da yayımlanmıştır.  https://www.greeneuropeanjournal.eu/eastern-mediterranean-manoeuvres-alternatives-to-greece-and-turkeys-tensions/ adresinden indirilmiştir.

BU YAZI, YEŞİL AVRUPA VAKFI’NIN DESTEĞİ İLE YEŞİL DÜŞÜNCE DERNEĞİ VE YEŞİL SİYASET DERGİSİ ORTAKLIĞIYLA YAYIMLANMIŞTIR.

BU YAZI, AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN YEŞİL AVRUPA VAKFI’NA SAĞLADIĞI FİNANSAL DESTEK İLE ÇEVRİLMİŞTİR. AVRUPA PARLAMENTOSU, YAYININ İÇERİĞİNDEN SORUMLU DEĞİLDİR.

Görseller için kaynak: https://www.offshore-energy.biz/turkey-to-continue-exploring-disputed-area-in-east-mediterranean/

Önceki İçerikBuen Vivir: Avrupa’da yükselen bir kavram?
Sonraki İçerikKanal İstanbul’un Su Kaynaklarımıza Etkileri