Yazan: Sinan Erensü [1]

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sabancı Üniversitesi Mercator-İPM Araştırmacısı Dr. Sinan Erensü ile, COVID-19 Pandemisini ve İklim Krizini Birlikte Okumak (1) başlıklı Dr. Ümit Şahin ile birlikte çıkardıkları yayınlarının çağrıştırdıklarına dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yeşil Siyaset: Covid-19 salgınının başlamasının üzerinden bir yıldan fazla bir süre geçti. Bu zaman zarfında koronavirüs pandemisinin yarattığı kriz ile iklim krizi arasında çeşitli paralellikler kuran yazılar yazıldı. Hemen herkes bu ikisini de küresel krizler olarak nitelendiriyor. Sizin de bu konuda çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Bu iki kriz arasındaki benzerlikler ve farklılıklar neler? Ortaya çıkış nedenleri, nerede, kimi, nasıl, ne kadar etkiledikleri bakımından değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Sinan Erensü: Evet, bu iki krizin pek çok ortak noktası var. Bunların başında her iki krizin de küresel olması, ulus devlet sınırlarını tanımaması geliyor. Ancak pandemi ve filyasyon süreçlerini iyi yöneten, yurttaşlarına evden dışarı çıkamama imkanı tanıyan, yahut iyi çalışan halk sağlığı sistemlerine sahip olan ülkelerin, hastalığı sınırları ötesinde tutma konusunda daha başarılı olduğunu gördük. İklim krizi ise kendini, kuraklık, taşkınlar ve deniz seviyelerinin yükselmesi, kapsamlı orman yangınları gibi olağan dışı iklim olayları üzerinden hatırlatıyor. İklim değişikliğine adaptasyonu daha ciddiye alan ülkeler olsa da, iklim değişikliğini büsbütün ülke sınırlarının dışında tutabilme gibi bir lüks söz konusu değil. Bununla birlikte, iklim değişikliğinden tüm uluslar eşit oranda etkilenmeyecek. Örneğin ülkemizin içinde bulunduğu Akdeniz havzasında iklim, Dünya ortamalasının üstünde ısınacak, denize sınırı olan alçak ülkeler ve bu ülkelerin denizden beslenen toplulukları, krizden en önce etkilenecek. 

Benzer bir karşılaştırmayı insanların bu krizler karşısında aldıkları riskler bakımından da yapabiliriz. Her iki felaketin de kağıt üzerinde herkesi aynı derecede etkilediğini biliyoruz. Varsıl bir insanla yoksul bir insanın salgın hastalığa yakalanma ihtimali de, olağan dışı iklim olaylarına maruz kalma şansı da benzer. Tam da bu yüzden her iki kriz için de ‘bu gemide hepimiz beraberiz’ ezberi kullanıldı, kullanılıyor. Ancak Covid-19 salgını çok net bir biçimde gösterdi ki; hastalıktan görece korunabilenler, kalabalıklara karışmadan hayatı, işini ve gelirini devam ettirebilenler. Evet, Covid-19’a herkes yakalanabiliyor ancak işçiler, havası kirli şehir ve mahallelerde oturanlar, yoksullar, azınlıklar, göçmenler, işe gidip gelmek zorunda kalanlar daha çok yakalanıyor. Evde kalma lüksünün de, hasta olunca en iyi bakımı alma imkanının da sınıfsal bir yanı var. İklim değişikliği daha çok hayatımıza dokundukça onun da eşitsizlikleri derinleştiren etkileri olduğuna şahit olacağız. Aşırı sıcaklardan, beklenmedik doğa olaylarından, su baskınlarından kendilerini izole edebilenler edecek ve hayatlarına görece kesintisiz bir biçimde iklimlendirilmiş ortamlarda devam edecekler. Pek çoğumuzun ise böyle bir şansı olmayacak.

Son olarak her iki krizi, kaynakları bakımından da karşılaştırabiliriz. İklim değişikliğinin ‘doğal’ hiçbir yanı olmadığını, iklimin insan faaliyetleri sonucu atmosfere salınan karbon fazlası yüzünden değiştiğini biliyoruz. Bu değişim, fosil yakıt bağımlısı kapitalist kalkınmanın bize armağanı. Dolayısıyla kendiliğinden oluşmuş bir süreç değil; bir faili var. Covid-19, iklim değişikliğinin yanında çok daha doğal ve kendiliğinden oluşmuş bir krize benziyor. Salgınlar, insanlık tarihi kadar eski. Ancak, şunu da biliyoruz ki farklı hayvan topluluklarını bir araya getiren endüstriyel hayvancılık, salgın olasılıklarını artırıcı bir işlev görüyor ve bizi salgınların ‘doğallığını ’ sorgulamaya zorluyor.

YS:  Pandemi sayesinde iklim krizini besleyen nedenleri de daha net görebildik. Örneğin hava kirliliği ve sonuçlarının fosil yakıt kullanımı ile ilişkilerini kısıtlamalar sayesinde açıkça görebilmemiz gibi. Fakat bu sonuçlardan öğrenerek fosil yakıtlardan yenilenebilir kaynaklara dönüşüm için gereken siyasi irade hala çok zayıf ya da yok diyebiliriz. Pandeminin ilk döneminde oluşmaya başlayan bu yönde bir “kolektif bilinç”ten söz edilebilirdi belki. Sizce neden bu bilinç hala çok güçlü bir toplumsal baskıya doğru evrilmiyor? Bu anlamda neler yapılabilir?

Toplumun salgın sayesinde iklim değişikliği konusunda daha bilinçlendiği iddiasına çok katılamıyorum. Evet, salgının ilk günlerindeki büyük kapatılma, insanın çevre üzerindeki etkisini görmemize sebep oldu ve pek çoğumuzu şaşırttı. Ancak bu şaşırma bir kolektiviteyi değil de, insansız bir doğa arzusunu çağırıyor gibi geliyor bana. Dünya insanlardan ve onların tutkularından ibaret sayılamayacağı gibi, doğa da insanla olan ilişkisinden bağımsız düşünülemez. Çevre sorunlarının temelinde insan yatmıyor; insanların fosil yakıtlar etrafında kurdukları üretim ve tüketim ilişkileri yatıyor. ‘İnsanlar çekildi, doğa kendine geldi’ söyleminin kaçırdığı tam da bu.

Dünyanın üzerinde insanlar yaşamazken çok daha sıcak ve çok daha soğuk dönemleri olduğunu biliyoruz. Dünya, iklim değişikliğine çare bulamazsak da dönmeye devam edecek, farklı türlere ev sahipliği yapacak. Sadece üzerinde biz (ve şu anda var olan bir çok tür) olmayacak. Dolayısıyla insana odaklanmayan bir iklim değişikliği programının hiçbir anlamı olmadığını düşünüyorum. İklim değişikliği konusunda toplumsal baskı, iklim değişikliği gündemi ile evin ve hayatın gündemi net bir biçimde örtüşmeye başladıkça olacak. Ancak iklim, sıcaklık ve doğa olayları, sebep sonuç ilişkilerini görmeye her zaman elvermiyor. Bu noktada siyasetin devreye girmesi, yaşam mücadeleleri ile iklim mücadelesini iç içe örmesi gerekiyor. Bu sadece eğitim ile değil yeşil iş imkanları ile, çeşitli adaptasyon programları ile mümkün kılınabilir. Yeter ki yurttaşlar kendi hayatlarına seyirci tüketici pozisyonuna hapsedilmesinler.

YS: Peki bu krizlerin algılanış biçimleri, krizlere gösterilen tepkiler bakımından neler söyleyebilirsiniz?

Her iki krizle de etkin mücadele devasa sosyo-ekonomik dönüşümler gerektiriyor. Bu, Covid-19 için karantina önlemleri, iklim değişikliği için de fosil yakıt ekonomisinden hızla çıkış anlamına geliyor. Bu önemlerin uygulanması büyük fedakarlıkları da beraberinde getiriyor. Bu noktada krizlerin yüklerinin (ve yarattıkları kimi imkanların) toplum içinde adil bölüştürülmesi ve önlemlerin herkese uygulanması kilit önemde. Krizlerle mücadele adil yürütülmediğinde, yurttaşların önce kriz yönetimine, sonra da krizin kendisine inancı azalıyor. Zaten büyük kriz anlarında ‘neden şimdi?’, ‘neden ben?’ soruları ile tetiklenen şüpheciliğimiz ve büyük anlam arayışı, krizlerin yarattığı adaletsizlikler karşısında bilimsel bilgi ve otoriteye şüphe ile bakma eğilimlerini kuvvetlendiriyor. Bu bağlamda iklim inkarcılığı gibi hızla yaygınlaşan pandemi ve aşı inkarcılığını (beni kaygılandırsalar da) hiç şaşırtıcı bulmuyorum.  

Şüpheciliğin ve inkarcılığın beslendiği bir başka kanal da sağlıklı veri akışının zayıflığı ve pandemiye dair verilen sayıların güvenilmezliği. Bu elbette daha çok bizim ülkemizi ilgilendiren bir durum. Hükümet tam bir otoriter refleks göstererek kamuoyu ile mümkün olduğunca az veri paylaşmaya, paylaştığı verileri de baskılamaya çalıştı. Tüm dünyada ilk haftalardan beri paylaşılan şehir ve bölge bazlı vaka rakamları, bir de bir yıl sonra, o da oldukça verimsiz bir biçimde paylaşıldı. Hükümet bu ketumluğunu ‘detaylı veri panik yaratır’ gerekçesiyle açıklamaya kalktı. Ama bu ketumluğun (hatta sistematik olarak verileri baskılamanın) sonucu, halkın salgın ve önlemlere karşı bir boş vermişlik, kaygısızlık geliştirmesi şeklinde oldu. İnsan psikolojisi için çok anlaşılır, halk sağlığı içinse çok kaygılandırıcı bir tepki bu.

YS: Bu krizlere yönelik çözümlerde de bir parallellikten bahsedilebilir mi? Çözümlerden kastımız hem bu krizlerin kaynaklarının ortadan kaldırılması veya en aza indirilmesi; hem de krizlerden etkilenen kesimlerin sorunlarına yönelik çözümler anlamında neler önerilebilir?

Çözüm bağlamında iki kriz benzerlikten ziyade farklılıklar arz ediyor bana kalırsa. Covid-19 salgını önlemleri çok talepkar olsa da bir mucize çözüm ihtimali hep vardı ve o mucize aşı formunda bir yıl içinde somutlaştı. Aşılama konusunda hızlı olma imkanı olan ulusların hızlı bir normalleşme süreci içine girebildiğini görüyoruz. Diğer yandan, iklim değişikliği için (birileri konuyu ısrarla teknolojik çözümlere devretmek istese de) mucize çözümler yok. Bir noktada iklim değişikliğini yavaşlatsak ve süreci geri çevirmeye kalksak bile bu uzun on yıllar alacak. Eğer geç kalırsak; bu, geri dönüşü olmayacak kayıplar yaşamamız anlamına geliyor. Bu anlamıyla iklim krizi çok daha büyük risk ve bilinmezlikleri beraberinde getiriyor.

Öte yandan, çözümü kenara koyup normalleşmeyi konuşabiliriz. Her iki krizden de çıkış, yani normalleşme, kayıpların tazmini meselesini gündeme getirecek, getirmeli. Son aşı olunduktan, son sular çekildikten sonra oturup bu süreçte kimin ne kaybettiğine, hangi hayatların alt üst olduğuna bakmamız gerekecek. İleriye gidebilmemiz için böylesi bir yüzleşmeyi yapmamız şart. Buna iklim değişikliği özelinde adil geçiş deniliyorsa, Covid-19 salgını bağlamında da adil normalleşme denmeli ve bunu ısrarla talep etmeliyiz.

KAYNAKLAR

  • Şahin, Ü., Erensü, S. “COVID-19 Pandemisini ve İklim Krizini Birlikte Okumak”, İPM–MERCATOR POLİTİKA NOTU, Sabancı Üniversitesi, İstanbul Politikalar Merkezi, Aralık 2020.

DİPNOTLAR

[1] Sinan Erensü, sosyolog, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi, İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) Mercator-İPM Araştırmacısıdır.

Görsel tasarım: Olcay Özkaplan