Yazarlar: Alexandra Strickner [1], Andreas Novy [2], Leonhard Plank [3], Richard Bärnthaler [4]

Çeviren: Gizem Kastamonulu

Covid-19 pandemisi, ekonomideki bazı sektörlerin, temel ihtiyaçlarımızı karşılamak ve ‘iyi bir hayatı’ mümkün kılmak açısından diğerlerinden daha önemli olduğunu gösterdi. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler, elektrik, su ve gaz vb hizmetleri ve perakende satışı kapsayan temel ekonomi, toplumlar için sürdürülebilir bir gelecek sağlamada kritik bir önem taşır.

Kriz bazı ekonomik faaliyetlerin önemini gösterdi. Ayrıca, temel ihtiyaçların karşılanmasının ödeme gücüne bağlı olduğu sistemlere kıyasla, bir halk sağlığı sistemi vasıtasıyla evrensel, müşterek hizmet sunumunun avantajlarını net bir biçimde ortaya koyarak, radikal bir piyasa ekonomisinin sınırlarını da gösterdi.

Bu anlamıyla pandemi; ekonomiye, çalışma hayatına ve katılıma farklı gözlerle bakmamıza olanak verdi. 2008’den sonra yaptığımız gibi ‘eski tas eski hamam’ bir düzene dönmek bir hata olur. ‘Pandemi ekonomisi’nden alınan kıymetli dersler, pandemi sonrası ekonomileri dönüştürerek daha sürdürülebilir bir hâle getirebilir. Ancak, bu dersleri öğrenebilmenin iki gereği var: birincisi, serbestleşme, özelleştirme ve finansallaşmanın ideolojik desteği olan piyasa liberalizmini iyi anlamak; ikinci olarak da farklı bir ekonomik düzen için bir vizyona ve gelecekteki krizlere, etkili ve sosyal olarak adaletli bir şekilde cevap verebilecek stratejilere sahip olmak. Bu vizyon, ‘temel ekonomi’nin, yani kamusal ve altyapı hizmetlerinin büyük bir bölümünü içine alan gündelik ekonominin güçlendirilmesinde bulunabilir.

Ekonomiyi daraltmak

Neoliberalizmin 1980’lerdeki zaferi, düşünme ve davranma şekillerimizi değiştirdi. Bu, özellikle üç alanda daha da görünür oldu. İlk olarak, ekonomide dışa yönelme, yerel ekonomi üzerindeki odağı bulandırdı. Yeni pazarlar yaratılmış, temel hizmetleri içeren pek çok pazar da dahil olmak üzere, var olanlar serbestleştirilmişti. Bu duruma öncülük eden temel prensipler; verimlilik, optimizasyon ve yüksek şirket gelirleri yanı sıra, uluslararası sermaye için cazip koşullar yaratmaktı. İkinci olarak karma bir sistem, tamamen piyasa ekonomisi sistemiyle yer değiştirdi; çok çeşitli ekonomik modeller, tek tip (küresel) piyasa ekonomisine indirgendi. Üçüncü olarak; bireylerin istek ve tercihleri, makrososyal hedeflerin; kişisel çıkarlar, kamu yararının yerini aldı.

Bunların sonucu olarak, sağlıktan eğitime ve barınmaya kadar pek çok insan hakkı satılabilir ürün ve hizmetlere dönüştü. Bu ürün ve hizmetler, özel şirketler tarafından üretilir, piyasada bireysel kullanıcılar tarafından satın alınır hale geldi. Kişisel sorumluluk, örneğin özel emeklilik planları ve sağlık sigortaları, ev sahibi olma ve kişisel ‘beşeri sermayeye’ yatırım, artık kamusal sosyal güvenlik sistemlerinden ‘kurtulma’ anlamına gelmeye başladı.

Bu dar anlayış, sadece ekonomi bilimlerinde yaygınlaşmakla kalmadı; insanın birlikte varoluşunun yeni alanlarında da zafer kazandı. Gary S. Becker ve Guity Nashat Becker, 1996 yılında yayımlanan ‘The Economics of Life’ isimli kitaplarında bu fikri, mantıksal sonucuna kadar takip eder.

Buna karşın, kişisel optimizasyona tek taraflı verilen önem, sosyal bağıntı, dayanışma ve dirençliliğe zarar vermekte. Elbette tasarruf fırsatlarını belirlemek mantıklıdır – örneğin sağlık hizmetleri sisteminde. Ancak, temel hizmetler için verimliliğe dengesiz bir şekilde önem verilmesi problemli sonuçlara sebep olur; özellikle öngörülemeyen olaylar ortaya çıktığında. Avusturya Sayıştayının, yoğun bakım yataklarındaki ‘verimsiz’ kapasite fazlasını azaltmaya yönelik uzun süredir devam eden talebi, Covid-19 salgınının başlangıcında, bu konu göz önüne alınarak revize edildi.

Küresel pazarda faaliyette bulunan şirketlerce anlaşıldığı şekliyle ‘ekonominin iyi durumda olduğu’ gerçeği, bize toplumdaki tüm insanların refahıyla ilgili pek bir şey söylemiyor.

Covid-19 deneyimi, bu iddialardaki eksiklikleri göz önüne serdi. Piyasanın bazı problemleri çözebileceğini ama bütün problemlere bir çözüm getiremeyeceğini; ekonomilerin, pazar ekonomisinden daha öte olduğunu; sosyal güvenliğin, sadece mikroekonomik verimlilik bakış açısıyla görülemeyeceğini ve kalıplaşmış biçimde dışa dönük yönelimin, sosyal bağıntının temelini çürüteceğini gösterdi. Ekonomik faaliyetin var oluş sebebi, kişisel istek ve tercihlerin değil, bir nüfusun temel ihtiyaçlarının etkili bir yönetimle ve kaynakların dağıtımıyla karşılanmasıdır. Sürdürülebilir ekonomik faaliyet, dayanışma temelli topluluklarda istikrar sağlar; üyelerinin özgür bir şekilde gelişebilmelerini güvence altına alır; doğal kaynakları ve ekosistemleri korur. Optimizasyon elbette yardımcıdır, ancak ve ancak bu hedeflere hizmet ettiği sürece. Temel ihtiyaçların karşılanmasını sağlamak için, özellikle beklenmedik olaylar yaşandığında, yeterli kapasitenin ve tampon görevi görecek alanların önceden ayrılmış olması büyük önem taşır. Bu, son dakikacı yaklaşımın tam karşıtı bir yaklaşımdır.

Bu sebeple, ekonominin farklı ve daha kapsamlı bir anlayışla kurgulanmasına acil bir ihtiyaç var. Sonuçta, -küresel pazarda faaliyette bulunan şirketlerce anlaşıldığı şekliyle- ‘ekonomi’nin (büyüme ve ticaret hacimlerinin artışı olarak ölçülerek) iyi durumda olduğu gerçeği, bize toplumdaki tüm insanların refahıyla ilgili pek bir şey söylemiyor. Bu aynı zamanda, toplumların gelecek karşısında dayanıklılığı şöyle dursun, krizler karşısında dayanıklı olup olmadığı ve gezegenin, iklim değişikliği karşısında yaşamı sürdürme yeteneği konusunda dahi zayıf bir gösterge.

Hayatta kalabilmek için temel ekonomi

Her ekonomik faaliyet eşit değil. Kriz döneminde pek çok sektör kapatılırken, bu kural ‘sistemik olarak önemli’ sektörlere uygulanmadı. Bu “temel ekonomi”, gıda, sağlık, su ve enerji, atık toplama ve barınma gibi günlük yaşamımızı sürdürebilmek için gereken şeyleri sağlayarak, insanın hayatta kalmasını garanti altına almakta. Basit terimlerle açıklamak gerekirse temel ekonomi, kriz anlarında dahi günlük olarak ihtiyaç duyulan faaliyetleri kapsar. Bunlar, temel servislerin kamusal olarak teminini, yani birlikte birbirimize bakabilmemizi sağlayan ekonomik faaliyetlerdir.

Çoğunluğu Avrupalı araştırmacılardan oluşan bir örgüt olan Temel Ekonomi Kolektifi, 2020’nin Mart ayında, tam kapanma süreci başlarken, pandemi sonrası dönem için bir manifesto yayımladı. Kolektif, yıllar süren araştırmalara dayanan 10 maddelik bir programla temel ekonominin yenilenmesini savunuyor. Bunlardan bazıları, daha güçlü (önleyici de dahil) halk sağlığı hizmetleri, ıslah edilmiş ve artırılmış kademeli vergilendirme ve temel hizmetlerin tasarlanmasında daha fazla halk katılımını içeriyor.

En önemli taleplerden biri, kriz öncesinin kişisel tüketim seviyelerine geri dönmek yerine sürdürülebilir, sosyo-ekolojik bir altyapının kolektif bir şekilde sağlanabilmesi. İhtiyacımız olan şey, yeniden inşa etmek değil, dönüştürmek: krizlere yatkın Covid-19 öncesi ekonomiyi, sürdürülebilir bir ekonomiye dönüştürmek. Bu, dirençliliğimizi artırmanın ve yeni krizlere karşı hazırlıklı olabilmenin tek yolu.

Temel ekonominin zaruri ürün ve hizmetlerinin, hangi noktaya kadar piyasa çizgilerinde düzenlenebileceği konusu sınırlı. Buradaki asıl sorun, temel hizmetler alanında, özelleştirme ve serbestleştirmenin yükselişiyle kurulan iş modellerinin, özel şirketlerin uzun dönemli yatırımlar yapmaya ihtiyaç duymaksızın, kısa vadeli kârlarını maksimuma çıkarabilecekleri kamusal mali kaynaklara erişmesine izin vermesidir.

Buna karşın temel hizmetler, temel gereçlerin sağlanmasını güvence altına almak için elzem. Bu hizmetleri kapsayan ekonomik aktiviteler, ticari mal ve hizmetler için faaliyette bulunan küresel piyasa ekonomisinden farklı bir şekilde işler. Bu yüzden, uzun vadede koruyucu faaliyetler özel bir önem taşır. Sürdürülebilir ekonomilerin uzun vadeli bir ekonomi yaklaşımına, planlamaya, işbirliğine ve tutarlılık, yeterlilik ve dirençlilik kriterlerini taşıyan bir karar alma yöntemine ihtiyaçları vardır. Bu kriterler, şu anda hakim olan ‘kısa dönemde kârın maksimize edilmesi’ ve ‘mikroekonomik rekabet’ kriterlerinden temel olarak farklıdır.

İyi bir hayat için ‘Ekmek ve Gül’

Manifesto yazıldığından beri, sürdürülebilir bir ‘günlük yaşam ekonomisi’ne dair görüşler giderek berraklaşmakta. Karantina döneminde sadece hayatta kalmamız için nelere ihtiyacımız olduğunu deneyimlemekle kalmadık, hayatımızda neyin eksik olduğunu da fark ettik. Sonuçta iyi bir yaşam, hayatta kalmaktan daha fazlasını gerektirir. Temel ekonominin daha geniş anlayışı, ihtiyaçların karşılanmasının ötesine geçer. Feminist ekonominin bu konudaki katkısı, ufkumuzu genişletmesi anlamında büyük önem taşır. James Oppenheimer tarafından kadın hakları hareketini kutlamak için yazılan bir şarkı olan Ekmek ve Gül marşı, daha sonra 1912 yılında yaşanan Lawrence tekstil işçilerinin greviyle birlikte anılır olmuştu ve bu durumu çok güzel özetliyordu:

Yürüyoruz yürüyoruz kol kola

Saflarımızda ölüp gitmiş arkadaşlarımız

Ve türkümüzde onların kederli “Ekmek!” çığlıkları

Çünkü bir köle gibi çalıştırıldı onlar

Sanattan, güzellikten, sevgiden yoksun

Biz de bugün hâlâ onların özlemini haykırıyoruz

İş ve ekmek istiyoruz

Ama gül de istiyoruz [5]

İyi bir hayat sadece hayatta kalmamızın (ekmeğimizin) güvence altına alınmasını gerektirmez; aynı zamanda onurlu bir şekilde çalışma ve yaşama koşullarını (gülleri) da gerektirir. Bu ilke eski Yunanlar tarafından tanınmıştı. Eudaimonia sözcüğü ‘insani bir gelişmenin ya da iyi bir yaşamın koşulu’ olarak tercüme edilebilir. Amartya Sen ve Martha Nussbaum ‘iyi yaşam’ teorisini geliştirirken, doğru çerçeve koşullarının belirlenmesiyle, kişilerin iyi bir hayat sürebilmelerinin sağlanacağı anlamında bu kelimeyi kullandılar.

Hayatta kalabilmek için elzem olmasa bile, kültürel ve sosyal kurumlar, barlar, restoranlar, kuaförler ve yeşil alanlar, temel insan ihtiyaçlarının merkezinde yer alır. Buna rağmen, bu tür alanların sınıflandırılması daha zordur; çünkü ‘iyi yaşam’ tanımı, salt hayatta kalmanınkinden daha geçirgendir. Bağlamsal olarak farklıdır, değer yargılarına dayanır ve karar alma süreçlerine halkın katılımını gerektirir. Yeni katılım biçimleri, “iyi yaşamın” temel taşları olan koşulları, altyapıları ve kurumları belirlemek için elzemdir. Bu altyapı, genellikle yerelde ya da bölgesel olarak organize edilir ve yerinde bir değer ve refah oluşturur.

Toplumlarda değeri yeniden düşünmek

İyi bir yaşam sürebilmek için neyin gerekli olduğu ve bunun hangi formda sunulması gerektiğinin tanımı, yukarıdan dikte edilemez. Piyasanın kararına da bırakılamaz. Ne tür bir ekonomi istediğimiz ve bu ekonominin neye hizmet edeceği sorusu, hangi faaliyetlerin hayatta kalmak, refah ve iyi bir yaşam için sosyal olarak değerli, esas ve kritik önemde olduğu ve hangi faaliyetlerin bu hayallere engel olduğu sorularıyla iç içedir.

Covid-19 kriziyle yeniden canlanan bu tartışma, neo-klasik değer teorisini temelden sarstı. Smith’ten Marx’a klasik ekonomistlerin teorileriyle yer değiştiren değerin ücret teorisine göre, bireysel tüketici tercihleri, talebi ve dolayısıyla da ücreti belirler. Bu teoriye göre; bir hemşirenin, bir yatırım bankerinin kazancının çok küçük bir parçasını kazanması; üçüncü bir araba almanın, gıda ürünü satın almaktan farkının olmaması (piyasaya göre) adildir. Kısacası, ihtiyaç, konfor ve lüks arasında ahlaki ayrımlar yapmak, (piyasaya göre) adaletsizdir. Bireysel satın alma gücünü çeken her türlü faaliyet, yarattığı sosyal değere ya da ne kadar yıkıcı güce sahip olduğuna bakılmaksızın üretken ve değerli addedilir.

İyi bir yaşam sürebilmek için neyin gerekli olduğunun ve bunun hangi formda sunulması gerektiğinin tanımı, yukarıdan dikte edilemez. Bu, piyasanın kararına da bırakılamaz.

Bu yüzden, temel ekonomiyi krizlere karşı dayanıklı hale getirmek için, değer ayrımı yapmak gerekir. Bunlar, herkes için iyi yaşamın koşullarının demokratik bir biçimde müzakere edilmesine izin verir. Örneğin, Covid-19 krizi sırasında, hükümetler sistemik olarak önemli olan, dolayısıyla çalışanlarının acil çocuk bakımına ihtiyaç duyduğu sektörlerin bir listesini yayınladı; yani bir değer ayrımı yaptı. Bu sektörler, sağlık ve acil sağlık hizmetleri, bireysel bankacılık, çiftçilik, perakende gıda satışı, elektrik, su ve gaz hizmetleri ve eğitimdi.

Pandemiden sonrasına baktığımızda, bir hayatı iyi kılan şeylerin ne olduğuna dair kamusal bir tartışmaya ihtiyaç var. Hangi ekonomik faaliyetlerin ve sektörlerin vazgeçilmez olduğunu ve bunların nasıl herkes için erişilebilir yapılabileceğini ve kimin bu faaliyetleri gerçekleştireceğini belirlememiz gerekiyor. Bu da, bu alanları güçlendirmek amacıyla bir tür kamusal minnettarlığın ifade edilmesi ve bu işlerde çalışanların gerektiği şekilde haklarını aldıklarının garanti altına alınması demek. ‘Kilit konumdaki çalışanlar’ olarak alkışlanan ve temel ekonomi kapsamındaki işlerin aslan payını yüklenen -çoğunluğu kadınlardan oluşan – bu çalışanların, aynı zamanda fırsat eşitsizliğinden, güvencesiz çalışma koşullarından ve düşük ücretlerden en çok etkilenenler olması kabul edilemez.

Gelecekte yaşanacak krizler karşısında refah

Covid-19 krizi sırasında, ekonomi politikalarımızı herkes için iyi bir yaşam sağlayacak şekilde düzenlememize yardım edecek ne tür dersler çıkardık? Hayat kalitesini ve sürdürülebilirliği sağlayan zaruri ürünleri ve hizmetleri üreten, ağırlıklı olarak yereldeki temel ekonominin değerini kabul etmek önemli. Ekonomimizin temellerini yenilemek ve dönüştürmek demek, (Angela Merkel’in de dediği gibi) ‘‘dükkanı çalışır tutanlara’’ dikkatimizi vermek demek. Temel hizmetlerin ekonomik ve toplumsal değeri, bunların değişim değerine indirgenemez. Bunun yerine, sürdürülebilir esenlik ve dolayısıyla kullanım değeri, toplumlarda müzakerelerin ve karar alma süreçlerinin odağı olmalı.

Bu değişimi gerçekleştirebilmek için hem ilerici partiler, sendikalar ve sivil toplum hareketleri arasında, hem de kollektif temel hizmet sağlamanın önemini anlayan muhafazakarlar ve liberaller arasında yeni ittifakları gerekli kılıyor. Özellikle Almanya, İsviçre ve Avusturya’da, zaruri hizmetlerin yerelde, kamusal servis sağlayıcılar, kooperatifler ya da belediyeler arası ortaklıklar yoluyla temini, yüksek oranda meşruluk taşıyarak, çok sayıda hareket noktası sağlamakta. Bu şekilde, dünya pazarına göre düzenlenmiş bir rekabet ekonomisiyle, tedarik ve refaha göre yönlendirilmiş bir temel ekonomi arasında yeni bir denge kurulabilir. Bu, hem toplumsal bağları güçlendirebilecek; hem de diğer krizler için -özellikle en kritiği olan iklim krizi için – benzer bir sorumluluk, uzmanlık ve dayanışma ruhuyla mücadele edilmesini mümkün kılabilecek.

DİPNOTLAR

[1] Alexandra Strickner, Viyana Ekonomi Üniversitesi Çok-düzeyli Yönetişim ve Kalkınma Enstitüsü’nde teori-pratik diyalogları üzerinde çalışmaktadır.

[2] Andreas Novy, Çok-düzeyli Yönetişim ve Kalkınma Enstitüsü’nün Direktörü ve Temel Ekonomi Kolektifinin bir parçasıdır.

[3] Leonhard Plank, TU Wien’deki Mekansal Planlama Enstitüsü’nde Kamu Finansmanı ve Altyapı Politikası Merkezi’nde kıdemli bir bilim insanıdır.

[4] Richard Bärnthaler, şehirlerin sosyal-ekolojik dönüşümüne odaklanan, disiplinler arası bir kent bilimci ve doktora öncesi araştırma görevlisidir.

[5] Çev. Metin Demirtaş

30 Kasım 2020 tarihinde Green European Journal’da yayımlanmıştır.

https://www.greeneuropeanjournal.eu/the-foundational-economy-for-a-good-life/ adresinden indirilmiştir.

BU YAZI, YEŞİL AVRUPA VAKFI’NIN DESTEĞİ İLE YEŞİL DÜŞÜNCE DERNEĞİ VE YEŞİL SİYASET DERGİSİ ORTAKLIĞIYLA YAYIMLANMIŞTIR.

BU YAZI, AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN YEŞİL AVRUPA VAKFI’NA SAĞLADIĞI FİNANSAL DESTEK İLE ÇEVRİLMİŞTİR. AVRUPA PARLAMENTOSU, YAYININ İÇERİĞİNDEN SORUMLU DEĞİLDİR.

Görsel tasarım: Olcay Özkaplan