Yazan: Özlem Altıparmak [1]

Özlem Altıparmak, uluslararası ceza hukuku kapsamında “ekokırım” kavramını ve bu kavramının Uluslararası Ceza Mahkemesince tanınması sürecini, bunun olası etkilerini anlatıyor.

Uluslararası Ceza Yargılamaları

Devletlerin egemenlik açısından en kıskanç olduğu ve bu yetkiyi asla devretmek istemedikleri alan, uluslararası ceza hukukudur. Uluslararası bir sözleşmeyi çok uluslu bir şekilde imzalamak zordur; ama eğer sözleşme, ceza hukukuna ilişkinse bu imzalar çok daha zor atılır. Bunun nedeni, devletlerin kendi toprakları üzerindeki cezalandırma yetkisini, bir başka aktöre devretmek istememeleridir. Cezalara dair düzenlemeler, bu cezaları kimin vereceği gibi meseleler, hakların sözleşmelerde tanınıp bağlayıcı metinlerde yer almasından çok daha büyük çaba gerektirir.

Hukukta uzlaşılar, sözleşmelerde yer alır ve bağlayıcıdır. Devletlerarası uzlaşının sağlanmaması halinde geriye kalan tek şey savaş olabilir ki, bunu bir olasılık olarak düşünmek bile istemeyiz. Eğer bir sözleşme ile haklar tanınmış, kurallar konulmuş, ancak bunlara uyulmaması halinde ne olacağı düzenlenmemişse, etkili bir hukuki düzenlemeden bahsetmek mümkün değildir. Yaptırım, hukuk kuralına işlerlik kazandırır. Cezai düzenlemeler de, bir kurala uymamanın neticesinde yaptırım öngören hukuk normlarıdır. Bu normlar, ülke içinde düzenlenebileceği gibi, bölgesel ve küresel düzenlemeler de yapılabilir.

Ceza hukuku anlamında tüm dünyada geniş katılımla kabul gören, daimi nitelikteki ilk ceza mahkemesi, merkezi Lahey’de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’dir. 2002 yılında göreve başlayan mahkemeye, 123 ülke taraftır. Devletlerin yargılama yapmaması halinde, statüsünde düzenlenen suç tipleri açısından ceza verme yetkisini elinde tutması nedeniyle, önemli bir girişim olmuştur. Sınırlı sayıdaki suçla ilgili yargı yetkisi bulunur ve soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçu ve saldırı suçu dışındaki suçlara UCM bakmaz.

Küresel Nitelikteki Çevre Sözleşmeleri

Çevre hukuku açısından duruma baktığımızda, çevreye dair uluslararası sözleşmelerin, insan haklarına kıyasla çok daha geç gündeme geldiğini görürüz. Çevre hakkı, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden yaklaşık 25 yıl sonra tartışılmaya başlanmış, küresel bağlayıcılığı olan anlaşmalar ise, 1990’lardan itibaren gündeme gelmiştir. Çevre ile ilgili sözleşmeler olmasına rağmen, uluslararası nitelikte, ihtisaslaşmış ve özel yetkili kılınmış bir çevre mahkemesi kurulamamıştır. Çevresel suçlara özgülenmiş ayrı bir yargılama mercii de yoktur.

“Çevreye verilen zararın insan üzerindeki etkileri somutlaşmış ve bilimsel raporlarla desteklenmiş olsa da, çevre ve insan hakları konusundaki illiyet bağının halen yaygın bilindiği ve uygulandığı söylenemez.”

Dünya çapında, hepimizin bildiği felaketlerin başında gelen Çernobil faciasına baktığımızda, sınırları aşan ve zamana yayılmış etkilerinin olduğunu görürüz. Buna rağmen, uluslararası nitelikte hiçbir yargılama, soruşturma ve zarar-tazmin mekanizması işletilmemiştir. Herkesin bildiği, tanık olduğu bir suç, yine herkesin gözü önünde cezasız kalmıştır. Aradan geçen zamanda, çevreye verilen zararın insan üzerindeki etkileri somutlaşmış ve bilimsel raporlarla desteklenmiş olsa da, çevre ve insan hakları konusundaki illiyet bağının halen yaygın bilindiği ve uygulandığı söylenemez. BM İnsan Hakları Konseyi tarafından, “temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı”nın bir insan hakkı olarak kabulü, ancak geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleşmiştir. Bu gelişmeler dışında, henüz çevresel suçları yargılama yetkisine sahip bölgesel ve uluslararası bir mahkeme bulunmamaktadır.

Ekokırım Suçu Nasıl Gündeme Geldi? 

İklim krizi etkilerinin giderek artmasıyla birlikte, ekosisteme verilen zararların cezalandırılması konusu gündeme gelmiştir. Ekokırım, ekosistemlerin kitlesel olarak zarar görmesi, yok edilmesi veya doğaya uzun vadeli ve ciddi zararlar verilmesi olarak tanımlanabilir. Yabancı dilde ‘ecocide’ olarak geçen kelimenin kökeni, Yunanca «oikos» yuva ve öldürme «cide» birleşiminden gelir ve “yuvamızı öldürmek” demektir aslında.

“Ekokırım suçu” olarak tartışılmaya başlanan kavramın ilk kullanımı, 1972 yılında Stokholm Konferansı’nda olmuştur. Dönemin İsveç Başbakanı Olof Palme, genel kurulda yaptığı konuşmada, ABD’nin Vietnam’da portakal gazı kullanımına değinerek, bunu ekokırım olarak nitelemiş ve uluslararası bir suç olarak tanınması çağrısında bulunmuştu. Ancak o tarihten sonra, konuyla ilgili hiçbir gelişme olmamış ve 2019 yılında Lahey’de düzenlenen Uluslararası Ceza Mahkemesi Taraf Devletler Kurulu’na kadar, konu adeta rafa kaldırılmıştı. Olof Palme’den neredeyse 50 yıl sonra, Pasifik ada devleti olan Vanuatu temsilcisi, UCM genel kurulunda söz alarak, deniz seviyesinin yükselmesi ve iklim değişikliğinin diğer etkilerinin Vanuatu’nun 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Gündemi kapsamında sürdürülebilir kalkınmayı sağlama kabiliyetini tehlikeye atmaya devam ettiği gözlemi bağlamında ekokırımın uluslararası bir suç olarak tanınması çağrısını yinelemiş oldu ve konu tekrar gündeme geldi. Doğal çevrenin kitlesel yok edilişi ve küresel ısınmanın etkileri için adalet arayan Vanuatu resmi açıklamasında, Taraf Devletler Kurulu’nun, iklim felaketini önleme ve uluslararası mahkemeler sistemi aracılığıyla mağdurları tazmin etme konularını dikkate almak için son derece uygun bir konumda olduğunu öne sürdü. Bir diğer ada devleti olan Tuvalu ve Finlandiya gibi ülkelerin desteği ve Ekokırımı Durdurun Vakfı (Stop Ecocide Foundation) öncülüğü ile konuyla ilgili küresel bir kampanya ve çalışma başlatıldı.

Ekokırımla ilgili başlayan tartışmalar, iklim değişikliğinin hepimizin gündemini adeta işgal etmesiyle birlikte, uluslararası alandaki diğer suçlara kıyasla çok daha hızlı bir gelişme gösterdi. 2020 yılında ekokırım suçunun tanımlanarak UCM statüsünde yer alması ve UCM yargılama yetkisine dahil edilmesine dair girişimler başladı ve bu konuda çalışmak üzere bir bağımsız uzman heyeti oluşturuldu. Uzman heyeti ekokırım suçunun tanımına dair önerisini Haziran 2021’de hazırladı ve kamuoyuyla paylaştı. [2]

Heyet, “çevreye ağır ve geniş çapta ya da ağır ve uzun vadeli bir biçimde zarara yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunun bilincinde, yasadışı veya keyfi işlenen fiiller, ekokırım suçunu oluşturur” diyerek suçu tanımladı. Bu suçu bağımsız bir çevre mahkemesi yerine UCM çatısı altında yargılamayı ve ekokırımın yeni bir suç tipi olarak UCM Statüsü’ne eklenmesini önerdi.

Suçun Tanımında Dikkat Çeken Unsurlar

Suç tanımında, sadece insanın çevresini tanımlayan antroposantrik (insan merkezli) bir tanım değil, ekosantrik yani doğa merkezli unsurları da içeren karma bir sistem benimsendiğini söyleyebiliriz. Çevrenin sadece kasıtlı imhasının değil, çevrenin dikkatsizle yok edilmesinin ve bir anlamda çevreye umursamazca verilen zararların da suça dahil edildiğini görüyoruz. Ekosistem kavramı, suçu açıklayan şerhte açıkça yer alıyor ve bu yer alış, sağlıklı bir ekosistemin insan haklarını kullanmak için şart olduğunu söyleyen ve biyoçeşitliliği korumaya öncelik veren bakışı yansıtması açısından oldukça önemli. Bir diğer önemli unsur, yerli halklara dair. İklim değişikliğinden en çok etkilenen gruplar olarak, yerli halkların açıkça zikredilmesi kayda değer bir gelişme.

Elbette ekokırım suçunun bir tanımının yapılmış olması, suçun kabul edildiği ve yargılama konusu yapılabileceği anlamına gelmiyor. Ancak bu tartışmanın başlamış olması bile başlı başına umut verici bir gelişme. Bu suçu tartışır hale gelmek, pek çok aktörü bu konuda dikkatli olmaya itecektir. Özellikle UCM’nin tamamlayıcı işlevi nedeniyle, pek çok ülke bu suçu öncelikle kendi iç hukukunda düzenleme yoluna gidebilir. Çünkü UCM, ancak ilgili devletin o suçla ilgili yargılama yapmaması veya yaptığı yargılamanın etkili olmaması halinde devreye girer. Bu nedenle suçun tanımının taslak olarak yapılması bile, bizim ülkemizde olduğu gibi, pek çok ülkede geniş yankı buldu ve halen tartışılmaya devam ediyor.  

İnsan öldürmek bir suç, ama soykırım diye ayrı bir suç daha tanımlanmış. Soykırım dendiğinde sadece öldürmeyi değil, öldürmeyi kat kat aşan vahim bir suçu anlıyoruz. Hiçbir kişi veya devlet bu suçla anılmak istemiyor. “Sözde” diyerek o suçun yarattığı ağırlıktan kurtulmaya çalışıyor. İşte ekokırım da böyle bir suç olacak. Çevreye bir zarar verilmesinin, “kirleten öder” anlayışının ötesine geçecek ve bizi doğaya dair verdiğimiz tahribatla ilgili utanç içinde bırakacak bir suç ekokırım. Bu nedenle suça dair tüm tartışmaları yakından takip etmek ve iç hukukumuzda da suç haline getirmek için çaba harcamak önemli. Çünkü yaptırımı olmayan ve hesap verme mekanizmalarından uzak bir çevre hakkının, bize yaşanabilir bir dünya sunması imkansız.

DİPNOTLAR:

[1] Özlem Altıparmak, İzmir Barosu avukatlarından. Ege Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’ndan yüksek lisans sahibi. Uluslararası Af Örgütü-Türkiye’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı, Uluslararası Ceza Mahkemesi Koalisyonu Koordinatörlüğü, Raoul Wallenberg İnsan Hakları ve İnsancıl Hukuk Enstitüsü’nde kıdemli program sorumlusu görevlerinde bulundu. Odaklandığı konular arasında insan hakları, toplumsal cinsiyet, engelli hakları, ayrımcılık, adalete erişim, çevre hakkı ve ekoloji bulunuyor. Halen Doğa Derneği Hukuk Danışmanı ve Ankara Üniversitesi İklim ve Ekokırım Hukuk Kliniği koordinatörü olarak görev yapıyor.

[2] Taslak ekokırım suçu tanımı aşağıdaki gibidir. UCM  Roma Statüsü madde 8’e eklenmek üzere tanım yapılmıştır.

Madde 8 (III) Ekokırım

1. Bu Statünün amaçları bakımından; çevreye ağır ve geniş çapta ya da ağır ve uzun vadeli bir biçimde zarara yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunun bilincinde, yasadışı veya keyfi olarak işlenen fiiller ekokırım suçunu oluşturur.

2. 1. Paragrafın amaçları bakımından:

a. “Keyfi”, tahmin edilen sosyal ve ekonomik yararlara kıyasla açıkça aşırı olan zararın umursamazca göz ardı edilmesi anlamına gelir;

b. “Ağır”, insan hayatı veya doğal, kültürel, ekonomik kaynaklar üzerinde ciddi bir şekilde etki doğurmayı içeren, çevrenin herhangi bir unsurunda olumsuz değişiklik, bozulma veya hasarın meydana gelmesini kapsayan zarar anlamına gelir;

c. “Geniş çapta”, sınırlı bir coğrafik alanı aşan, ülke sınırlarını geçen veya bütün bir ekosistemin, türlerin veya çok sayıda insanın ıstırabına yol açan zarar anlamına gelir;

d. “Uzun vadeli”, geri dönüşü olmayan veya makul bir süre içerisinde doğal iyileşme ile onarılamayan zarar anlamına gelir.

e. “Çevre”, dünya, canlı küre, buz küre, taş küre, su küre ve hava küre ile dış uzay anlamına gelir.

Görsel: https://www.facebook.com/EcocideLaw/photos/pcb.2550572324963168/2550569318296802/ sayfasından indirilmiştir.

Önceki İçerikAvrupa’nın Kurumsal Liderliğindeki Hidrojen Projesinin Sınırları
Sonraki İçerikEnerjinin Yeni İpek Yollarını Anlamak